TR | ENG ISSN 2667-7024
 
Cilt : 35   Sayı: 2  Yıl : 2020

Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler Online Makale Gönder




 
: 35 (2)
Cilt: 35  Sayı: 2 - 2021
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
Yayın Kurulu
Editorial Board

Sayfalar II - III

3.
Hakem Kurulu
Referees

Sayfa IV

4.
Yazarlara Bilgi
Instructions for Authors

Sayfalar V - X

5.
İçindekiler
Contents

Sayfa XI

6.
Editörden
Editorial

Sayfa XII

ARAŞTıRMA
7.
Diyarbakır’da Yaşayan Suriyeli ve Türkiyeli Çocuklarda Fonksiyonel Gündüz İnkontinans Sıklığının Karşılaştırılması
Diyarbakır’da Yaşayan Suriyeli ve Türkiyeli Çocuklarda Fonksiyonel Gündüz İnkontinans Sıklığının Karşılaştırılması
Muhammet Asena, Tülin Öztaş
doi: 10.5222/JTAPS.2021.27870  Sayfalar 49 - 55
Amaç: Fonksiyonel gündüz inkontinans çocuklarda sık görülen ürolojik sorunlardan biridir. Etiyolojisi
multifaktoriyel olup, çevresel faktörler ve duygusal olaylar inkontinans sıklığını artırmaktadır. Bu çalışmanın
amacı, stresli yaşam olaylarına maruz kalmış Suriyeli göçmen ve Türkiyeli ilkokul çocuklarında
fonksiyonel gündüz inkontinans sıklığını karşılaştırmaktır.
Yöntem: Çalışmada Eylül 2017-Ağustos 2019 tarihleri arasında hastanemizin çocuk cerrahisi ve çocuk
sağlığı polikliniğine başvuran 6-10 yaş aralığındaki çocukların sosyodemografik verileri incelendi.
Çalışmaya 332 Suriyeli ve 341 Türkiyeli çocuk dahil edildi. Üç bölümden oluşan veri toplama formları
oluşturuldu. İlk bölümde yaş, cinsiyet, boy, kilo, anne eğitim düzeyi,fonksiyonel kabızlık değerlendirildi.
İkinci bölümde çocukların psikolojik durumunu değerlendirmek için depresyon ölçeği kullanıldı. Üçüncü
bölümde alt üriner sistem semptomları ve ailede inkontinans varlığı sorgulandı. Veri toplama formları
çalışmadan bağımsız biri çevirmen iki hemşire tarafından ailelere telefonla ulaşılarak dolduruldu.
Bulgular: Fonksiyonel gündüz üriner inkontinans sıklığı mülteci çocuklarda %6,6, Türkiyeli çocuklarda
%5,2 idi. Mülteci ve Türkiyeli çocuklar arasında fonksiyonel gündüz inkontinans sıklığı açısından istatistiksel
anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Cinsiyet, çocuklar için depresyon ölçeği skoru, vücut kitle indeksi, anne
eğitim düzeyi ve fonksiyonel gündüz inkontinans arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı
(p>0,05). Pozitif aile öyküsü, enürezis nokturna, fonksiyonel kabızlık ve fonksiyonel gündüz inkontinans
arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,05).
Sonuç: Suriyeli göçmen ve Türkiyeli ilkokul çağındaki çocuklarda fonksiyonel gündüz inkontinans sıklığı
açısından farklılık yoktur.
Objective: Functional daytime incontinence is one of the common urological problems in children. Its
etiology is multifactorial and environmental factors and emotional events increase the frequency of
incontinence.The objective of this study is to compare the frequency of functional daytime incontinence
among Syrian children who were exposed to stressful experiences and Turkish pirmary school children.
Method: In study, the sociodemographic data of children between the ages of 6 and 10 who came to
pediatric surgery and child health clinics of our hospital between September 2017 and August 2019 were
analyzed. A total of 332 Syrian and 341 Turkish children were included in the study. Data collection forms
consisting of three sections were created. In the first section, age, gender, height, weight, maternal
education level, functional constipation were evaluated. In the second section the depression scale for
children was used to evaluate the psychological state of children. In the third section, lower urinary tract
symptoms and presence of incontinence in the family were questioned. Families were contacted by phone
by two nurses, and one translator independent of the study and data collection forms were filled.
Results: The frequency of functional daytime incontinence in Syrian and Turkish children were 6.6% and
5.2% respectively. There were no statistically significant differences between the Syrian and Turkish
children in terms of functinal daytime incontinence (p>0.05). Statistically significant differences were
not detected among daytime incontinence gender, scores of depression scale for children, body mass
index, maternal education level (p>0.05). Statistically significant differences were found among
functional daytime incontinence and positive family hisftory, enuresis nocturna, and functional
constipation (p<0.05).
Conclusion: Syrian migrant and Turkish children showed no differences in terms of the frequency of
functional daytime incontinence.

8.
Çocuklarda Hirschsprung Hastalığı Cerrahi Tedavisi Sonuçları: 12 Yıllık Bir Deneyim
Results of the Surgical Treatment in Children with Hirschprung Disease: A 12-Year Experience
Ceren Cesur, Ayşenur Celayir
doi: 10.5222/JTAPS.2021.49092  Sayfalar 56 - 64
Amaç: Hirschsprung hastalığı tedavisinde laparotomi, etkilenmiş kolon segmenti rezeksiyonu, fonksiyonel bağırsak segmentinin anüse indirilmesi yönünde pek çok cerrahi teknik geliştirilmiş ve modifiye edilmiştir. Günümüzde azalmış oranlarda olsa da konvansiyonel cerrahi yöntemlerin pek çok erken ve geç dönem postoperatif komplikasyonları vardır. Bu çalışmada, kliniğimizde tek veya iki aşamalı tekniklerle opere edilen Hirschsprung hastalıklı olguların tedavi sonuçlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Yöntem: 2004-2016 yılları arasında Hirschprung Hastalığı nedeniyle opere edilmiş çocukların hastane kayıtları geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, fizik muayene ve rektal tuşe bulguları, radyolojik bulguları, rektal biyopsi sonuçları, cerrahi tedavi yöntemleri ve sonuçlar incelendi.
Bulgular: Çalışmada, 41 erkek (%78,8), 11 kız (%21,2) olmak üzere 1 gün-11 yaş arasında 52 olgu yer almakta olup yaşları 1 gün-5 yaş arasında değişmekteydi (ortalama yaş yenidoğan grubunda 6,8 gün, diğerlerinde 6,3 aydı). Tümü akut veya subakut intestinal obstrüksiyon bulguları ile başvurmuştu. Ayakta batın grafilerinde seviyeler; lavman opakt veya retansiyon grafilerinde geçiş bölgesi ile birlikte opakt retansiyonu izlendi. Rektal biyopsileri aganglionik olan olgulardan 30’unda (%50,7) Duhamel, 12’sinde (%23) Soave, 1’inde Swenson yöntemiyle olmak üzere kolostomili çift seanslı cerrahi tedavi; 9’unda (%17,3) ise kolostomisiz Transanal Endorektal Pull-Through yöntemiyle tek seanslı olarak yapıldı. Çift aşamalı cerrahi yapılan 43 olguda komplikasyon oranı %26,8; tek aşamalı cerrahi yapılan 9 olguda ise komplikasyon oranı %11,1 olarak saptandı. Ameliyat sonrası enterokolit atağı geçiren 22 olguda etkin anal dilatasyon yapılmadığı öğrenildi.
Sonuç: Komplikasyon oranının düşük olmasının yanı sıra yalnızca tek bir operasyonla başarılı sonuçlar elde edilen transanal endorektal pulltrough yönteminde morbidite oranları çok amaliyatlara oranla çok düşüktü. Tuvalet eğitimi başlayana kadar düzenli etkili anal dilatasyon yapılan olgularda enterokolit görülmedi.
Objective: In the treatment of Hirschsprung’s disease, many surgical techniques have been developed and modified including laparotomy, resection of the affected colon segment, and pull-through of the functional bowel segment to the anus. Conventional surgical methods have many early and late postoperative complications, albeit at a reduced rate today. In this study, it was aimed to compare the treatment results of children with Hirschsprung Disease who were operated with single or two-stage techniques in our department.
Method: Hospital records of the patients operated for Hirschsprung disease were retrospectively evaluated. Demografic characteristics, findings of physical and rectal examinations, X-rays findings, rectal biopsy results, surgical treatment methods and outcomes were analyzed.
Results: Fifty-two children including 41-male (78.8%) and 11-female (21.2%) patients with age ranging from 1-day to 5-year and mean age of 6.8-day in neonates and 6.3-month in others were enrolled in the study. All patients presented with acute or subacute intestinal obstruction. Levels were observed on supine abdominal radiographs in all; transition zone and retention of opaque material were observed on opaque enema or retention radiographs.In patients whose rectal biopsies revealed aganglionic megacolon two staged procedures were performed including initial colostomy followed by definitive procedure of Duhamel with stapler in 30, and Soave in 12, and Swenson in 1 patient. Nine patients were operated with one-stage endorectal pull-through technique. The complication rate in 43 patients with Hirschsprung disease managed by two staged operative procedure was (78.8%), and it was 11.1% in 9 cases that underwent transanal endorectal pullthrough procedure. It was learned that effective anal dilatation was not performed in 22-patients who had postoperative enterocolitis attacks.
Conclusion: In addition to the low complication rate, the morbidity rates in the transanal endorectal pull-through method, which achieved successful results with only one procedure, were very low compared to multiple-stage operations.

9.
Çocuklarda Pilonidal Sinüs Hastalığı Tedavisinde Kristalize Fenol Uygulaması Sonuçları Tek Merkez Deneyimlerimiz
Results of Crystalized Phenol Application in the Treatment of Pilonidal Sinus Disease in Children: Our Single Center Experience
Yusuf Atakan Baltrak, Seniha Esin Söğüt, Onursal Varlıklı
doi: 10.5222/JTAPS.2021.96636  Sayfalar 65 - 70
Amaç: Pilonidal Sinüs Hastalığının (PSH) etiyolojisi hakkındaki tartışma, hastalığın doğuştan mı yoksa edinilmiş mi olduğu üzerine devam etmektedir. Etiyolojik nedenlerin belirlenmesinden sonra yeni pilonidal sinüs tedavi yöntemleri gelişmiştir.
Yöntem: Mart 2020-Agustos 2020 tarihleri arasında çocuk cerrahi kliniğinde PSH tanısı ile kristalize fenol (KF) tedavisi uygulanan hastaların 6 aylık takip sonuçları retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların yaş, boy, kilo, cinsiyet, beden kitle indeksi, sinüs ağzı sayısı, sinüs ağzı genişliği, sakral çukurluk mesafesi ve görüntüleme yöntemi ile kist çapı ile pilonidal sinüs alanı ölçümü ile değerlendirme yapıldı. Üç hafta ardışık KF uygulamasından sonra iki hafta ara verildi. Her üç haftalık tedavi bir kür olarak kabul edildi. Üç kür sonunda pilonidal sinus boşluğu kapanmayan ve akıntı yakınması devam eden hastalar için KF tedavisi başarısız olarak değerlendirildi.
Bulgular: Çalışma dönemi tarihleri arasında kliniğimizde PSH ve en fazla üç sinüs ağzı olan toplam 21 hastaya KF tedavisi uygulandı. KF tedavisi uygulanan hastaların 15’i (%71,4) erkek 6’sı (%18,6) kız idi. Hastaların yaş ortancası 16 (14-17,5) yaş idi. Üç kür tedavi uygulanan iki hastada (%9,5) akıntı yakınmalari devam etmesi nedeniyle tedavi KF tedavisi başarısızlığı olarak değerlendirilerek hastaya cerrahi tedavi planlandı. Hastaların takipleri sonucu elde edilen bulgularda üç hastada (14,2%) uygulanan fenole bağlı ciltte ağrısız geçici dermatit olduğu görüldü.
Sonuç: Çocuk yaş grubunda PSH tedavisinde KF uygulaması, kısa hastanede kalış süresi, poliklinik şartlarında lokal anestezi altında uygulanabilir olması, işlem sonrası düşük komplikasyon ve yüksek başarı oranları ve düşük maliyetli ile her cerrah tarafından kolayca uygulanabilecek kabul edilebilir bir yöntem olarak değerlendirilmelidir.
Objective: The debate about the etiology of Pilonidal Sinus Disease (PSD) continues over whether the disease is congenital or acquired. After determining the etiologic factora, new pilonidal sinus treatment methods have been developed.
Method: The 6-month follow-up results of patients who were treated with crystallized phenol (CF) application with the diagnosis of PSD between March 2020 and August 2020 in the Pediatric Surgery Clinic were retrospectively analyzed. The patients were evaluated by age, height, weight, gender, body mass index, number of sinus mouths, sinus mouth width, sacral cupping distance and cyst diameter by imaging method and pilonidal sinus area measurement. After three consecutive weeks of CF administration, a two-week break was given. Every three weeks of treatment was considered as one treatment cycle. CF treatment was considered unsuccessful for patients whose pilonidal sinus cavity was not closed at the end of three cycles and the complaint of discharge persisted.
Results: During the study period, 21 patients with PSH and a maximum of three sinus orifices were treated with CF in our clinic. Including 15 (71.4%) male and 6 (18.6%) female cases. The median age of the patients was 16 (14-17.5) years. In two patients (9.5%) who received three cycles of treatment, the treatment was considered as CF treatment failure because of the persistence of discharge complaints, and surgical treatment was planned for the patient. In the findings obtained as a result of the follow-up of the patients, it was observed that three patients (14.2%) had temporary painless transient dermatitis during follow-up due to phenol applied.
Conclusion: The application of CF in the PSD treatment in pediatric age group should be considered as an acceptable method that can be easily applied by any surgeon with its short hospital stay, its applicability under local anesthesia in outpatient clinic conditions, low postoperative complications, high success rates, and low cost.

10.
Doğumsal Duodenal Tıkanıklık: 68 Olgunun Değerlendirilmesi
Congenital Duodenal Obstruction: Evaluation of 68 Cases
Emel Çolak, Ayşenur Celayir
doi: 10.5222/JTAPS.2021.70846  Sayfalar 71 - 77
GİRİŞ ve AMAÇ: Yenidoğanlarda intestinal tıkanıklıkların en sık nedenlerinden birisi olan doğumsal duodenal tıkanıklıklar, eşlik eden anomaliler açısından önem arz etmektedir. Bu çalışmada; kliniğimizde opere edilen konjenital duodenal tıkanıklık olgularının sonuçları değerlendirilerek bu hastalardaki deneyimimizin gözden geçirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2004-2017 tarihleri arasında kliniğimizde doğumsal duodenal tıkanıklık tanısı ile ameliyat edilen hastaların tüm hastane kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Hastalar demografik özellikler, klinik bulgular, eşlik eden anomaliler, tedaviler ve sonuçlar açısından değerlendirildi.
BULGULAR: On üç yıllık sürede; 36 (%53) erkek, 32 (%47) kız olmak üzere doğumal duodenal tıkanıklık tanılı 68 yenidoğan ameliyat edildi. Ortalama doğum haftası 35.7±3.1 hafta (28-44 hafta), ortalama doğum ağırlığı 2477±651.5 gram (1100–4100 gram) olup 46’sı (%67.7) prematüre idi. Ek anomali olguların 37’sinde (%54.4) mevcut olup bunların 16’sında (%23.5) doğumsal kalp hastalığı, 13’ünde (%19.1) ise Down sendromu mevcuttu. Ek anomalili olgularda ortalama postoperatif enteral beslenmeye geçiş zamanı 9.5±5.8 gün (4-37 gün), ortalama hastane yatış süresi 25.6±26.2 gün (9-140 gün) idi; ek anomalisi olmayanlarda ise bu süreler sırasıyla 7.6±3.2 gün (4-20 gün) ve 17.5±13.7 gün (8-80 gün) olarak saptandı. Sepsis, ileus, beslenme intoleransı gibi postoperatif komplikasyonlar gelişen 17 olgunun (%25) 3’ünde (%4.4) abdominal ikincil ameliyat gerekti. Altmış üç olgu (%92.6) ortalama 21.4±22 gün (8-140 gün) taburcu edilirken, 5 olgu (%7.4) ameliyat sonrası ortalama 27.2±14.1 gün (11-43 gün) eşlik eden ağır doğumsal kardiak malformasyonlar ve sepsis nedeniyle kaybedildi. Kaybedilen hastaların sepsis oranı taburcu olan olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Doğumal duodenal tıkanıklık tanılı olgularda ek anomali varlığı, mortalite ve morbidite riskini arttırmaktadır. Ağır kardiak malformasyonlar ve sepsis prognozu kötü yönde etkilemektedir.
INTRODUCTION: Congenital duodenal obstruction, which is one of the most common causes of intestinal obstruction in neonates, gain importance in terms of associated anomalies. In this study, we aimed to review our experience with congenital duodenal obstruction cases operated in our clinic while evaluating the results of these patients.
METHODS: All hospital records of neonates with congenital duodenal obstruction which had operated in our department between 2004 and 2017 were reviewed retrospectively. Patients were evaluated according to their demographic features, clinical presentations, associated anomalies, treatments and outcomes.
RESULTS: During 13 years, 68 newborns (36 males, 32 females) with congenital duodenal obstruction were operated. The mean gestational age was 35.7±3.1weeks (28-44weeks), the mean birth weight was 2477±651.5 gram (1100–4100 gram) and 46 (67.7%) of them were premature. Associated abnormalities were detected in 37 neonates (54.4%); 16 of them (23.5%) had congenital cardiac malformations, and 13 of them (19.1%) had Down Syndrome. In neonates with associated abnormalities; the avarage period to start enteral feeding was 9.5±5.8 days (4-37days) and the mean hospitalization period was 25.6±26.2days (9-140days). These values were found 7.6±3.2 days (4-20days) and 17.5±13.7days (8-80days) respectively for the patients having no associated anomalies. Postoperative complications such as ileus, septicemia and nutritional intolerance were seen in 17 patients (25%); 3 of them (4.4%) need re-operation. While 63 patients (92.6%) were discharged on average 21.4±22 days (8-140 days); due to septicemia and severe congenital cardiac malformations 5 patients (7.4%) were died in 27.2±14.1 days (11-43days) postoperatively. The rate of septicemia was statistically significantly higher in patients with excitus than the ones who were discharged (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The presence of associated abnormalities in patients with congenital duodenal obstruction increases the risk of morbidity and mortality. Septicemia and severe congenital cardiac malformations adversely affect prognosis.

DERLEME
11.
Mesane Ekstrofisi Tedavisinde Ortopedik Cerrahi Yaklaşımlar
Orthopaedic Management of Bladder Exstrophy
R. Özgür Özer
doi: 10.5222/JTAPS.2021.25986  Sayfalar 78 - 85
Mesane ekstrofisi ürogenital ve kas iskelet sistemlerini etkileyen embriyolojik bir malformasyondur. Cerrahi dışı tedavinin olası olmadığı bu ender sorun ortopedik cerrahi girişimlerin yardımıyla kolaylaştırılan ürogenital rekonstrüksüyonlarla tedavi edilir. Bu rekonstrüksüyonlar tek basamakta ya da yıllar içerisinde uygulanan basamaklı cerrahiler ile gerçekleştirilir. Tedavide amaç mesanenin ve karın duvarının kapatılarak zaman içinde idrar kontinansının sağlanması, böbrek fonksiyonlarının korunması ve genital organların kozmetik ve fonksiyonel rekonstrüksiyonudur.
Ortopedik cerrahi pubik kolların yaklaştırılarak karın duvarı ve mesane kapatılırken oluşan gerginliğin azaltılması ve böylece yapılan kapatma işleminin dayanıklılığının arttırılması ve yinelenmesinin engellenmesi amacıyla yapılmaktadır. Cerrahi girişimler sadece sütür materyalleri ve plak gibi değişik materyallerle pubik kolların birbirine yaklaştırılması ya da posterior iliak, anterior pelvik (pubik), anterior diagonal iliak, anterior horizontal iliak osteotomiler ve posterior pelvik rezeksiyon osteotomileri gibi farklı osteotomi tiplerinin uygulanması şeklindedir. Ortopedik cerrahi planlanırken hastanın yaşı, pubik ayrılma miktarı ve hastanın bu amaçla daha önce geçirmiş olduğu operasyonlar göz önünde bulundurulmalıdır. Doğum sonrası ilk 72 saat içinde opere edilen hastalarda pelvik osteotomi uygulamasına gerek olmadan pubik kollar yaklaştırılabilirken, 2 yaşından büyük, ileri derecede pubik ayrılması, eşlik eden kloakal ekstrofisi ve başarısız operasyon öyküsü olan çocuklarda osteotomi uygulaması gerekmektedir. Özellikle bu hastalarda anterior ve posterior iliak osteotomileri kombine etme gerekliliği de olabileceğinden, cerrahi ekip farklı osteotomi tiplerini uygulayabilecek bilgiye ve deneyime sahip olmalıdır.
Multidisipliner ortak yaklaşımlarla gerçekleştirilen cerrahi tedaviler ile çok daha başarılı sonuçlar elde edilebilmektedir.
Bladder exstrophy is an embryologic malformation that affects urogenital and skeletal systems. Non-operative treatment of this rare problem is impossible. Urogenital reconstructions can be facilitated by orthopedic procedures. These reconstructions can be performed in a single stage as a complete repair or multi-stage approaches. The goal of the treatment is closure of the bladder and abdominal wall for the achievement of continence, preservation of renal functions, and cosmetic and functional reconstruction of genital organs.
Orthopedic procedures are performed to decrease the tension that complicates the bladder and abdominal wall closure by approximating the pubic rami to achieve a secure closure and a low recurrence rate. Surgical interventions consist of the approximation of the pubic rami with different materials such as suture materials and plaque or the application of different osteotomy types such as posterior iliac, anterior pelvic (pubic), diagonal iliac, horizontal iliac and posterior pelvic resection osteotomies. The age of the patient, the amount of pubic diastasis and history of previous operations that the patient has undergone should be considered during the operation planning. Pubic rami can be approximated without performing pelvic osteotomy in patients who are operated within the first 72 hours after birth. But, osteotomy is required in children older than 2 years of age with severe pubic diastasis, concomitant cloacal exstrophy and unsuccessful operation history. The surgical team should have enough knowledge and experience to perform different osteotomy types in case of need to combine anterior and posterior iliac osteotomies.
With these multidisciplinary approaches, much more successful outcomes could be achieved.

OLGU SUNUMU
12.
Gastrik Duplikasyon Kisti: Ender Bir Olgu Sunumu
Gastric Duplication Cyst: A Rare Case Report
Veli Avci, Ramazan Çelik, Mesut Özgökçe
doi: 10.5222/JTAPS.2021.70446  Sayfalar 86 - 89
Duplikasyon kistleri, ağız boşluğundan rektuma kadar her seviyede oluşabilen gastrointestinal sistemin gelişimsel anomalileri olup, midede oldukça ender olarak gözlenir. Hastaların çoğu yaşamın ilk yılında bulgu verir. En sık görülen semptom ve bulgular karın ağrısı, bulantı-kusma, anemi, kilo kaybı ve ele gelen kitledir. Bu çalışmada, 11 aylık hastada gastrik duplikasyon kisti sunuldu.
Duplication cysts are developmental anomalies of gastrointestinal tract that can occur at any level from the oral cavity to the rectum, and are extremely rare in the stomach. Most patients show symptom and findings in the first year of life. The most common symptom and findings are abdominal pain, nausea, vomiting, anemia, weight loss and palpable mass. In this study, a gastric duplication cyst was presented in an 11-month-old patient.

13.
Antenatal Tanılı Fetal Over Kistlerinin Tedavisi: Olgu Sunumu
Treatment of Antenatally Diagnosed Fetal Ovarian Cysts: A Case Report
Yusuf Atakan Baltrak, Seniha Esin Söğüt, Onursal Varlıklı
doi: 10.5222/JTAPS.2021.69320  Sayfalar 90 - 94
Fetal over kistleri (FOK) fetüse yapılan fetal ultrasonografi sırasında en sık görülen intra abdominal kitlelerdir. Belirlendikten sonra konservatif takip ile genelde bir işlem uygulanmadan doğumdan sonraki birkaç ay içinde küçülüp kaybolduğu görülür. FOK’nin saptanabileceği en erken dönem 19. gebelik haftası olarak bildirilmesine rağmen, çoğu FOK 28. gebelik haftasında tanı almaktadır. Takip sırasında küçülmeyen, görüntüleme tetkikleri ile komplike kist görünümde olan FOK’leri yumurtalık torsiyonu yumurtalık kaybı ve infertiliteye neden olabilir. Bu çalışma ile olgu sunumları eşliğinde FOK tanı ve tedavi yöntemleri güncel literatüre göre tartışılması amaçlanmıştır.
Fetal ovarian cysts (FOC) are the most common intra-abdominal masses during fetal ultrasonography performed on the fetus. With conservative follow-up after detection, it is usually seen that it shrinks and disappears within a few months after birth without any procedure. Although the earliest period in which FOC can be detected is reported as the 19th gestational week, most FOCs are diagnosed at 28th gestational week. FOCs that do not shrink during follow-up and have a cyst appearance complicated by imaging tests may cause ovarian torsion, ovarian loss and infertility. In this study, it is aimed to discuss FOC diagnosis and treatment methods according to the current literature in the light of case reports.

14.
Literatürden
From the Literature

Sayfa E1
Makale Özeti | Tam Metin PDF

 
 
Copyright © 2021 Türkiye Çocuk Cerrahisi Derneği. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale