TR | ENG ISSN 2667-7024
 
Cilt : 35   Sayı: 2  Yıl : 2020

Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler Online Makale Gönder




 
: 26 (2)
Cilt: 26  Sayı: 2 - 2012
Özetleri Gizle | << Geri
DIĞER
1.
Yayın Etiği
Mustafa İnan
doi: 10.5222/JTAPS.2012.001  Sayfalar 1 - 3
Makale Özeti | Tam Metin PDF

2.
Çocuklarda karaciğer nakli
Pediatric liver transplantation
Orkan Ergün, Murat Sözbilen
doi: 10.5222/JTAPS.2012.004  Sayfalar 4 - 19
Son dönem karaciğer yetmezliği olan çocukların tedavisinde özellikle son 20 yılda çok iyi sonuçlar elde edilmektedir. Burada pediatrik yaş grubunda karaciğer nakli çok önemli bir yer tutmaktadır. Starzl'ın ilk karaciğer naklini gerçekleştirdiği 1963 yılından bu yana özellikle pediatrik yoğun bakım, immunsupresif ilaçlar ve immunsupresyonun yönetimi, cerrahi teknik ve olanaklardaki gelişmeler ve deneyim elde edilen sonuçların da iyileşmesinde kritik role sahiptir.
There have been excellent results ragarding the management of end stage liver disease in children in the last two decades. Pediatric liver transplantation constitutes an important aspect of the treatment. The improvements in pediatric intensive care and facilities, immunosuppresive agents and managemet of immunosuppressive protocols, advances in surgical techniques and technology have ever since first liver transplantation performed by Starzl in 1963 have played an exquisite role in achieving the best results worldwide.

ARAŞTıRMA
3.
Bölgemizde anne ve babaların çocuk cerrahisi ile ilgili bilgi, tutum ve davranışları
Knowledge, behaviour and attitude of parents on pediatric surgical practice in our region
Nergül Çördük, Akıle Sarıoğlu-Büke, Bircan Savran, Özgür Sevinç
doi: 10.5222/JTAPS.2012.020  Sayfalar 20 - 25
AMAÇ: Çocuk cerrahisinin bölgemizde ne kadar tanındığını tespit etmek ve ebeveynlerin çocuk cerrahisi konusundaki bilgi, tutum ve davranışlarını belirlemek amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Kesitsel tipte ve tanımlayıcı bu çalışmada il merkezinde bulunan 12 yaş grubu kız ve erkek öğrencileri temsil eden bir örneklemde 1680 öğrenci çalışmaya alınmıştır. Öğrenci ailelerine sosyo-ekonomik demografik veriler içeren ve çocuk cerrahisi ile ilgili bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendiren bir anket uygulanmıştır. Ailelerinin 1356’sı (% 80.7) çalışmaya katılmıştır.
BULGULAR: Ebeveynlerin % 31.7’si çocuk cerrahisinin ayrı bir uzmanlık alanı olduğunu bilmediklerini belirtmiştir. Sadece % 1.7’si çocuk cerrahisinin ‘hangi hastalıkların cerrahisi ile’, % 28.8'i ‘hangi yaş grubu ile’ ilgilendiğini doğru yanıtlamıştır. Çocuk cerrahisi uygulama alanı ve ilgilendiği yaş grubu bilinirliği ile anne ve babanın eğitimi ve ailenin aylık gelir düzeyi arasında anlamlı ilişki olduğu, eğitim ve gelir düzeyi yükseldikçe bilgi düzeyinin de arttığı saptanmıştır (p<0.05). Ailelerin % 26.8’i çocuklarını bir çocuk cerrahına götürdüğünü söylemiştir. Bu durum sadece çocuk cerrahisinin ayrı bir uzmanlık dalı olduğunun bilinmesini sağlamıştır. Çocuk cerrahisine başvuru en fazla çocuk hekimi (% 42.4) ve pratisyen hekim (% 23.2) yönlendirmesiyle olmaktadır. Ailelerin % 21’i bulundukları şehirde gelişmiş bir çocuk cerrahisi merkezi olduğu bilinse dahi çocuklarını üç büyük şehirden birine götürmeyi tercih etmektedir.
SONUÇ: Bu çalışma ile bölgemizde, ailelerin çocuk cerrahisi hakkında, çocuklarını daha önce çocuk cerrahına götürmüş olsalar bile, oldukça az bilgileri olduğunu saptadık. Çocuk cerrahlarının kendilerini halka tanıtmaları ve çocukların cerrahi hastalıklarının tedavisi için özel ve titiz bir eğitimden geçmiş olduklarını topluma daha fazla anlatmaları gerektiğini düşünüyoruz. Tüm çocukların çocuk cerrahlarına ve çocukla ilgilenen cerrahlara yönlendirilmesi kanunlar ile desteklenmelidir.
OBJECTIVE: This study was planned to evaluate the knowledge of parents about pediatric surgery and the behaviour and attitude of bringing their children to pediatric surgeons in our city.
METHODS: A cross-sectional descriptive study was performed on the parents of 1680 children (813 boys and 867 girls), a sampling representative of the parents of 12 years old children of our city. A questionnaire was prepared including questions about some socio-demographic parameters and knowledge of parents about pediatric surgical practice; and behaviour and attitude of taking their children to pediatric surgeons in our city. Among parents of 1680 children 1356 (80.7%) responded the questionnaire.
RESULTS: About 31.7 % of the respondents said that they did not know a specialty called pediatric surgery. Only 1.7 % of the respondents answered the question on pediatric surgical field of practice correctly. 28.8 % of the parents answered the age group of pediatric surgical practice correctly. Statistical analyses revealed that the educational level of the parents and monthly income were positively related with their knowledge about pediatric surgery (p<0.05). 26.8 % of the parents said that a pediatric surgeon treated their children. Most of the children were directed to the pediatric surgery by pediatricians (42.4 %) and general practitioners (23.2 %). Twenty-one per cent of parents declared that even if there is an advanced pediatric surgical centre in their city, they prefer to transmit their children to one of the three big cities of the country for treatment.
CONCLUSION: In this study we found out that parents in our region know little about pediatric surgery. It is necessary for the pediatric surgeons to introduce themselves to public, to explain people that pediatric surgeons are specifically and sophisticatedly trained to treat the surgical diseases of children. All children should be referred to pediatric surgeons or surgeons dealing only with children for their surgical diseases and this procedure should be supported by law and regulations.

4.
Çocukluk çağında koroziv madde içimi: Altı yüz seksen bir olgunun değerlendirilmesi
Corosive ingestion in pediatric age group: Analysis of 681 patients
Emrah Aydın, Rahşan Özcan, Şenol Emre, Mehmet Eliçevik, Çiğdem Tütüncü, Sebuh Kuroğlu, Ergun Erdoğan, Gonca Topuzlu Tekant
doi: 10.5222/JTAPS.2012.026  Sayfalar 26 - 31
Amaç: Kliniğimize koroziv madde içimi nedeni ile başvuran olguların geriye dönük olarak incelenmesi ve klinik yaklaşımın değerlendirilmesidir.
Olgular ve Yöntem: 2000-2012 yıllarında koroziv madde içimi sonrası başvuran 681 olgu geriye dönük olarak irdelendi. Olguların 413’i erkek, 268’si kız ve yaş ortalaması 3,92 (± 2.1) idi. Alınan maddelerin 366’i asit, 262’u baz karakterinde idi. Olgular başvuru zamanına göre 2 gruba ayrıldı. İlk 48 saatte başvuran 462 hastanın tamamının oral alımı kesilerek endoskopi yapıldı. İlk 48 saatten sonra başvuran hastaların planı başvuru şikayetlerine göre belirlendi.
Bulgular: İlk endoskopi bulgularına göre 187 olguda özofagus ve/veya midede yanık mevcuttu. Elli ikisinde grade 1, 123’ünde grade 2, 12’sinde grade 3 yanık saptandı. Grade 2 ve 3 yanık saptanan tüm olgulara IV antibiyotik, steroid, H2 reseptör antagonisti verildi ve nazogastrik tüp takılarak beslendi. On beşinci günde yapılan kontrol endoskopi bulgularına göre oral beslenmeye geçildi. Üçüncü haftada çekilen baryumlu pasaj grafisine göre özofagus darlığı gelişen 54 (%29) olgu balon dilatasyon programına alındı. Ortalama dilatasyon sayısı 8.07 (±8.1) idi. Bu olguların 12’sine kolon interpozisyonu yapıldı. İki olguya gastrostomi açılırken birine gastrektomi, birine de gastroduodenostomi yapıldı.
48 saatten sonra başvuran 196 olgunun 108’inde (%55) takipte gastrointestinal sistemde darlık gelişti. Dilatasyon programına alınan 108 olgunun ortalama dilatasyon sayısı 7.15 idi. Oniki olguya kolon interpozisyonu, 2 olguya özofagus rezeksiyon-anastomozu yapıldı. Dört olguya piloroplasti, 5’ine gastroduedenostomi uygulanırken 9 olgu gastrostomi ile takip edilmektedir. Yaygın yanıkları olan ve gastrektomi, özofajektomi, duodenostomi yapılan 1 olgu kaybedildi. Bir olgu ciddi özofagus ve trakea yanığı nedeni ile trakeostomi, özofagostomi ve gastrostomi ile takip edilmektedir.

Sonuç: Koroziv madde alımına bağlı özofagus ve mide yaralanmaları hala önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Erken dönemde oral beslenmenin kesilmesi ve uygun medikal tedavinin başlanması prognoz üzerinde pozitif etki yaratmaktadır. Medikal tedaviden fayda sağlanamadığı durumlarda ise hastanın kendi özofagusunu korumak öncelikli olmalıdır.
To analyse patients admitted to our unit due to caustic ingestion retrospectively and to evaluate our current approach.
Six hundred and eightyone patients those were admitted to our clinic due to caustic ingestion between 2000-2012, were retrospectively analysed. 413 of patients were male while 268 of them were female, and the mean age was 3,92 (± 2.1). In 366 of cases the caustic was acidic and in 262 was basic. Patients were analysed in two groups according to the date of admission to our clinic. 462 patients those were admitted to our clinic in first 48 hours after caustic ingestion were stoped oral feeds and endoscopy were performed. Patients applied 48 hours after caustic ingestion were determined according to their complaints.
According to endoscopy findins, 187 patients were identified to have some degree of caustic esophageal burn. In 52 patients grade 1, in 123 patients grade 2 and in 12 patients grade 3 caustic esophagal burn was diagnosed. All the patients diagnosed with grade 2 or 3 caustic esophagus burn were medically treated by IV antibiotics, steroid and H2 receptor antogonist and fed by the way of nasogastric tube. Oral feeds were initiated after findings of recovery on control endoscopy that was performed 15 days after the first one. An esophagogram was performed in all patients after three weeks from discharge. 54 patients (%29) were admitted to baloon dilatation programme due to stricture development.
196 patient were admitted to our clinic 48 hours after caustic ingestion. In 108 of them (%55) stricture developed in the follow up period.
Caustic burn of esophagus and stomach has severe morbidity and mortality ratios. It has positive effects on prognosis to stop enteral feeding early after ingestion and start apropiate medical therapy. In case of surgery patients own esophagus must be protected.

5.
Özofagus atrezisi ve trakeoözofageal fistüllü hastalardaki deneyimlerimiz
Experiences in patients with esophageal atresia and tracheoesophageal fistula
Hakan Taşkınlar, İsa Kıllı, Yalçın Çelik, Dinçer Avlan, Ali Naycı
doi: 10.5222/JTAPS.2012.032  Sayfalar 32 - 36
AMAÇ: Özofagus atrezisi ve trakeoözofageal fistül nedeni ile kliniğimizde tedavi edilmiş hastalarda uyguladığımız cerrahi yönetim ve tedavi sonuçlarını irdelemektir.
YÖNTEMLER: 2000-2012 yılları arasında kliniğimizde ameliyat edilen toplam 47 olgunun gestasyonel yaşları, doğum ağırlıkları, cinsiyetleri, özofagus atrezi tipleri, eşlik eden ek anomaliler, Spitz sınıflamasına göre risk grupları, ameliyat sonrası komplikasyonlar ve tedavileri, yüksek riskli ve ek cerrahi gereken hastalarda uygulanan cerrahi yönetim geriye dönük olarak irdelenmiştir.
BULGULAR: 47 olgunun 28’i kız, 19’u erkek, ortanca gestasyonel yaşları 36 (29-40) hafta ve ortanca doğum ağırlıkları 2400 (925-3760) gram olarak saptanmıştır. Ek anomalisi olan 34 (%72,3) olgunun 30'unda (%63,8) kardiyak, 6’sında (%12,7) ise ek cerrahi gereken gastrointestinal sistem anomali (anal atrezi, duodenal atrezi) saptanmıştır. Olguların 36’sına elektif şartlarda erken dönemde primer anastomoz, ağır pnömonili, düşük doğum ağırlıklı ve ek anomalili 4 olguda genel durumları düzeltildikten sonra geç dönemde primer anastomoz yapılmıştır. 6 olguya (5 izole ve 1 long gap atrezi) özofagostomi ve gastrostomi yapılmıştır. Bu olgulardan 2’sine geç dönemde kolon interpozisyonu yapılmıştır. 26 olguda (%55,3) dilatasyona cevap veren anastomoz darlığı, 3 olguda (%6,3) minör anastomoz kaçağı gelişmiş olup, konservatif tedavi ile iyileşmişlerdir. 13 olguda (%27,6) gastroözofageal reflü saptanmıştır. 1 olguda (%2,1) refistül saptanmış ve torakotomi ile bağlanmıştır. Ağır trakeomalazi saptanan ve ciddi solunum sıkıntısı yaşayan 4 olguya aortopeksi uygulanmıştır. Tüm hastalardaki mortalite oranımız %6,7’dir.
SONUÇ: Kliniğimizin olgu serisinde anastomoz darlık oranının yüksek olduğu, mortalite oranının düşük olduğu görülmektedir. Gastroözefageal reflünün erken tanı ve tedavisi ile anastomoz darlık oranı azaltabilecektir. Özofagus atrezisi ve trakeoözofageal fistüllü hastalarda öncelikle primer anastomoz şansı değerlendirilmelidir Ağır pnömoni, ciddi kardiyak ve ek anomalili yüksek riskli hastaların, genel durumları düzeltilerek ameliyat yapılması ile mortalite oranı azaltılabilecektir.
OBJECTIVE: The surgical management and results of patients who have been operated for esophageal atresia and tracheoesophageal fistula in our department were evaluated.
METHODS: This study included 47 patients’ medical records that were treated for esophageal atresia with tracheoesophageal atresia at our institution between January 2000 and January 2012. Gestational age, birth weight, gender, type of atresia, associated anomalies, risk classification, complications, and the surgical management of high risk patients was retrospectively analyzed.
RESULTS: 47 patient (28 female and 19 male) with a median gestational age 36 weeks (29-40) and median birth weight 2400 grams (925-3760) included in this study. 34 patients (72.3%) had associated anomalies and 30 (63,8%) of them were cardiovascular anomalies. 6 patients (12.7%) had additional surgical gastrointestinal pathologies (anal and duodenal atresia). 36 had primary anastomosis in an early period but 4 patients with severe pneumonia, low birth weight and congenital anomalies had been operated in a late period after the general condition stabilized. 6 patients (5 isolated EA and 1 long gap EA) had esophagostomy and gastrostomy. 2 colon interpositions were performed for isolated EA. 26 patients (55,3%) had anastomotic strictures which resolved with balloon dilatations. Mean balloon dilatation number was 5.1 (1-13). Anastomotic leakage was seen in 3 (6,3%) patients and all were recovered with conservative treatment. Gastroesophageal reflux was seen in 13 (55,3%) patients. 1 (2,1%) patient had recurrent fistula. 4 patients with severe tracheomalacia and respiratory distress underwent aortopexy surgery. Overall mortality rate was %6.7.
CONCLUSION: In our clinical series, anastomotic stricture rate was high and the overall mortality rate was low. Diagnosis and treatment of gastroesophageal reflux in an early period can help to decrease the anastomotic stricture rate. Primary anastomosis should be courage for esophageal atresia and tracheoesophageal fistula. Suspending the thoracic surgery until the stabilization of patients with severe pneumonia, associated heart defects and anomalies will decrease the mortality rates.

6.
Doğmalık soliter karaciğer kistlerinde tanı ve tedavi yaklaşımı
The diagnostic and therapeutic approach for the congenital solitary liver cysts
Şule Yalçın, İbrahim Karnak, Saniye Ekinci, Mehmet Emin Şenocak, Arbay Özden Çiftçi, Cahit Feridun Tanyel
doi: 10.5222/JTAPS.2012.037  Sayfalar 37 - 43
AMAÇ: İyi huylu karaciğer lezyonlarından olan ve çocukluk çağında ender görülen doğmalık soliter karaciğer kistlerinin tanı ve tedavisini incelemek.
YÖNTEMLER: 1993-2012 yılları arasında doğmalık soliter karaciğer kisti tanısı alan 7 olgu yaş, cinsiyet, yakınma, tanısal incelemeler, uygulanan girişimler ve izlem bulguları açısından geriye dönük olarak incelenmiştir.
BULGULAR: Ortanca yaşı 6 ay (10 gün-48 ay) olan 7 olgunun dördü kız, üçü erkektir. Beş olgu prenatal dönemde karaciğer kisti tanısı almıştır. Dört olguda yakınma izlenmezken, diğer olgularda karında şişlik ve solunum sıkıntısı (n=2), tekrarlayan karın ağrısı (n=1) saptanmıştır. Tanısal görüntüleme yöntemleri ultrasonografi (n=7), bilgisayarlı tomografi (n=4) ve manyetik rezonans kolanjiopankreatografi (n=3) olmuştur. Karaciğerin hilus (n=2), sağ lob (n=2), sol lob (n=2), sağ ve sol lob (n=1) kesimlerinde yerleşmiş olan kistlerin 4 olguda basit, 3 olguda biliyer kist tipinde olduğu izlenmiştir. Uygulanan girişimler total kistektomi (n=2), parsiyel kistektomi (n=1), perkütan kateterizasyon (n=1), laparoskopik eksplorasyon ve drenaj (n=1), perkütan kateterizasyon sonrası parsiyel kistektomi ve portoenterostomi (n=1), perkütan kateterizasyon sonrası parsiyel kistektomi (n=1) şeklinde olmuştur. Ortanca süresi 12 ay (1-60) olan izlem döneminde ultrasonografi (n=7) ve manyetik rezonans kolanjiopankreatografi (n=1) ile yapılan incelemelerde kistin görülmediği (n=3), küçüldüğü (n=3) veya aynı boyutta kaldığı (n=1) saptanmıştır.
SONUÇ: Basit veya biliyer olan doğmalık soliter karaciğer kistleri çocukluk yaş grubunda genelde yakınmaya neden olmaz, ancak büyük ve safra kanalıyla ilişkili olduğunda erken girişim gerektirebilir. Görüntüleme yöntemleri ile diğer karaciğer patolojilerinden ayırıcı tanısının yapılması gerekmektedir. Tedavinin şekli ve zamanı klinik bulgular, kistin boyutu, yerleşimi, safra yollarıyla olan bağlantısına göre değişmektedir. Total veya parsiyel eksizyon, portoenterostomi gibi internal drenaj yöntemleri, perkütan kateterizasyon tedavi seçenekleri arasında yer almaktadır.
OBJECTIVE: To investigate the diagnostic and therapeutic approach for the congenital solitary liver cysts, which are the benign lesions of the liver encountered rarely in childhood.
METHODS: Seven cases who were put the diagnosis of congenital solitary liver cyst between 1993-2012, were analyzed retrospectively in respect to age, sex, symptoms, diagnostic methods, therapeutic interventions and follow-up.
RESULTS: Of the 7 cases with a median age of 6 months (10 days-48 months), 4 were females, 3 were males. Five of the cases had the prenatal diagnosis. Four cases were asymptomatic, others were admitted with abdominal distension and respiratory distress (n=2), recurrent abdominal pain (n=1). Diagnostic studies used for imaging were ultrasonography (n=7), computed tomography (n=4), magnetic resonans cholangiopancreatography (n=3). The cysts located in hilus (n=2), right lobe (n=2), left lobe (n=2), right and left lobe (n=1) were simple cyst in 4, biliary cyst in 3 of the cases. Therapeutic interventions were total cystectomy (n=2), partial cystectomy (n=1), percutaneous catheterization (n=1), laparoscopic exploration and drainage (n=1), partial cystectomy and portoenterostomy after percutaneous catheterization (n=1), partial cystectomy after percutaneous catheterization (n=1). Follow-up with a median duration of 12 months (1 month-60 months) revealed that the cyst did not appear (n=3), was decreased in size (n=3) or was in the same size (n=1) in the imaging studies of ultrasonography (n=7) and magnetic resonans cholangiopancreatography (n=1).
CONCLUSION: Even the congenital solitary liver cysts are generally asymptomatic in childhood, the big cysts and the ones connected to the biliary system could necessitate early intervention. Differential diagnosis from other liver pathologies is mandatory with the imaging studies. The type and the onset of the therapeutic management depend on the clinical signs, size, location and biliary connection of the cyst. Total or partial cystectomy, internal drainage technics as portoenterostomy, percutaneous catheterization are among the therapeutic approaches.

7.
Sağ arkus aorta ile birlikte olan özofagus atrezisi ve trakeo-özofageal fistüllü olgularda cerrahi yaklaşım
Surgical management of esophageal atresia and tracheo-esophageal fistula associated with right-sided aortic arc
Ali Naycı, Hakan Taşkınlar, Doğakan Yiğit, Yalçın Çevik, Dinçer Avlan, Olgu Hallıoğlu Kılınç
doi: 10.5222/JTAPS.2012.044  Sayfalar 44 - 46
Aortik ark anomalileri nadiren görülmekle birlikte özofagus atrezisi ve trakeo-özofageal fistül (ÖA/TÖF) olgularında ameliyat öncesi gözden kaçabildiği ve cerrahi onarımı zorlaştırdığı bilinmektedir. Bu çalışmamızda sağ arkus aorta (SAA) ile birlikte olan ÖA/TÖF sıklığını, ameliyat öncesi değerlendirmede ekokardiyogramın güvenirliğini ve sağ torakotomi ile cerrahi onarımı inceledik. SAA ve ÖA/TÖF tespit edilen toplam 4 olgu geriye dönük olarak incelendi. Çalışmamızda SAA ve ÖA/TÖF görülme sıklığı %8,5 bulundu; SAA tanısı sadece 2 hastada ameliyat öncesi ekokardiyogram ile kondu. Dört hastada ÖA/TÖF onarımı sağ torakotomi ile yapıldı. Sonuç olarak, SAA tanısı ekokardiyograma rağmen gözden kaçabileceğinden, SAA anomalisi akılda tutulmalı ve özellikle aranmalıdır; SAA’nın eşlik ettiği ÖA/TÖF’lerde onarım dikkatli ve titiz bir çalışmayla sağ torakotomi ile yapılabilmektedir.
Aortic arch anomalies in association with esophageal atresia and tracheo-esophageal fistula’s (EA/TEF) are rare; however they can be easily overlooked and interfere with the surgical procedure. In this study, we investigate the incidence of right arcus aorta (RAA) and EA/TEF, the accuracy of preoperative echocardiogram study and the feasibility of right thoracotomy. Four patients diagnosed for RAA and EA/TEF were retrospectively evaluated. The incidence of RAA in association with EA/TEF was 8.5%. Only two patients were preoperatively diagnosed to have RAA with echocardiogram. In all four patients, EA/TEF repair were conducted with a right thoracotomy. In conclusion, RAA anomalies can easily be overlooked, therefore the anomaly should bear in mind and especially sought for; with a careful and meticulous study, repair is feasible in patients with RAA and EA/TEF.

8.
Çocukluk çağı periferal cilt ve yumuşak doku apseleri
Childhood peripheral skin and soft tissue abscesses
Çağatay Evrim Afşarlar, Ayşe Karaman, Gönül Tanır, İbrahim Karaman, Engin Yılmaz, Derya Erdoğan, Haşim Ata Maden, Yusuf Hakan Çavuşoğlu, İsmet Faruk Özgüner
doi: 10.5222/JTAPS.2012.047  Sayfalar 47 - 50
AMAÇ: Toplumsal kaynaklı periferal cilt ve yumuşak doku apselerinde etken mikroorganizma tipleri ile metisilin rezistan Staphylococcus aureus (MRSA) sıklığı değişken ve tedavi seçenekleri halen tartışmalıdır. Bu nedenle büyük bir popülasyona hizmet veren kliniğimize toplumsal kaynaklı periferal cilt ve yumuşak doku apsesiyle başvuran hastaların demografik özellikleri, apse lokalizasyonları, etken mikroorganizmalar, tedavi şekilleri ve kullanılan antimikrobiyal ajanların etkinliklerinin araştırılması planlandı.
YÖNTEMLER: Ocak 2005-Temmuz 2010 tarihleri arasında kliniğimize periferal yerleşimli apse nedeniyle başvuran hastalar retrospektif olarak incelendi. Apseler yerleşimlerine göre; baş-boyun, gövde ve ekstremite apseleri olarak üç sınıfa ayrıldı. Hastaların demografik özellikleri, apse özellikleri ve tedavi yöntemleri araştırıldı.
BULGULAR: 5 yıllık dönemde ortanca yaşları 2,55 olan toplam 90 olgu (49 erkek, 41 kız) kliniğimize başvurdu. Baş-boyun apseleri kızlarda (%65,4), ekstremite apseleri erkek çocuklarında (%68,4) sıktı. En çok baş-boyun ve gövde apselerinin hastaneye yatırılarak tedavi olduğu görüldü. Kültürlerde en sık Staphylococcus aureus ve Streptococus suşları (%69,2) saptandı. Kültürlerde üreyen mikroorganizma türü ile apse boyutu, yerleşimi ve hastaneye yatış arasında, istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05), ancak apse boyutları yatan hastalarda daha büyüktü (p=0.001). Tedavide antimikrobiyal ajan olarak en sık amoksisilin/klavulonik asit ve sulbaktam/ampisilin (%76,6) kullanıldığı saptandı. Yatarak tedavi edilen hastaların tedavi sürelerinin ayaktan tedavi edilenlere göre istatistiksel olarak anlamlı oranda daha uzun olduğu bulundu (p=0,001).
SONUÇ: Toplumsal kaynaklı cilt ve yumuşak doku apselerinin primer tedavisi cerrahi drenajdır. Son yıllarda özellikle batı toplumlarında toplumsal kaynaklı cilt ve yumuşak doku apselerinde suşları artan sıklıkta izole edilmesine karşın çalışmamızda apse kültürlerinin hiçbirisinde MRSA üremedi. Antibiyotik tedavisi halen tartışma konusu olsa da özellikle çocukluk çağı toplumsal kaynaklı cilt ve yumuşak doku apselerinde ampirik tedavi seçiminde sulbaktam/ampisilin ve amoksisilin/klavulonik asit preperatlarının etkin olduğunu düşünüyoruz.
OBJECTIVE: The types of microorganisms lie behind the community associated peripheral skin and soft tissue abscesses and methicillin resistant Staphylococcus aureus (MRSA) incidence are variable, as well as, treatment options are still controversial. Thus, we aimed to investigate the demographic features, abscess localizations, causative microorganisms, treatment modalities, and efficiency of the administrated antimicrobiological agents of the patients with peripheral skin and soft tissue abscess who have referred to our department serving a large population.
METHODS: In a period of January 2005 to July 2010 patients reffered to our department complaining of peripheral localized abscess were investigated retrospectively. Abscesses were classified into three groups as head&neck, body, and extremity abscesses according to the localizations. Demographic features of the patients, abscess characteristics and treatment modalities were investigated.
RESULTS: For a period of 5 years, 90 cases (49 male, 41 female) with a median age of 2.55 years referred to our department. While the head&neck abscess were common in girls (65.4%), extremity abscesses were common in boys (68.4%). Commonly head&neck and body abscesses were hospitalized. The most frequent microorganisms isolated from the cultures were Staphylococcus aureus and Streptococcus strains (69.2%). There was no statistically significance between the type of microorganism and abscess size, localization and hospitalization (p>0.05), but abscess size was larger among hospitalized patients (p=0.001). Frequently used antibiotics were amoxicillin/clavulanate and sulbactam/ampicillin (76.6%). Duration of treatment was significantly longer among inpatients in comparison with outpatients (p=0.001).
CONCLUSION: Primary treatment of the community associated peripheral abscesses is surgical drainage. The MRSA stains have an increasing isolation in the cultures of community-associated skin and soft tissue abscesses in the western populations for the last years, but any MRSA strain was isolated in the cultures of our study group. Although the antibiotic treatment is controversial, we suppose that the choice of sulbactam/ampicillin and amoxicillin/clavulanate preparations is effective in empiric treatment of childhood community associated skin and soft tissue abscesses.

9.
Barsak rotasyon ve fiksasyon anomalilerinde tanı zorluğu
Diagnostic difficulties in anomalies of intestinal rotation and fixation
Cüneyt Turan, Serkan Arslan, Mahmut Güzel, Mustafa Küçükaydın
doi: 10.5222/JTAPS.2012.051  Sayfalar 51 - 54
AMAÇ: Rotasyon anomalilerinin tanısındaki güçlükleri vurgulayarak, uygun tanı yöntemlerini vurgulamak.
YÖNTEMLER: Ocak 2000-Aralık 2010 arasında kliniğimizde tanı ve tedavisi yapılan barsak rotasyon ve fiksasyon anomalisine sahip hastaların dosyaları geriye doğru incelendi. Uygulanan tanı yöntemleri, preoperatif ve operatif tanı, yapılan işlemler, görülen ek anomaliler komplikasyonlar ve sonuçlar kaydedildi
BULGULAR: On ikisi kız, 13’ü erkek olan toplam 25 hastanın yaşları 1 gün-5.5 yaş arasında değişiyordu (ortalama 28 gün). Hastalardan 19’u çekilen ayakta direkt karın grafileriyle intestinal (10 ) ya da duodenal (6 ) atrezi, konjenital diyafram hernisi (3 ) tanısı konarak ameliyata alınmıştı. İntestinal atrezi ön tanısı alan 10 hastanın 4’ünde ameliyatta atrezi ve malrotasyon, kalan 6’sında sadece malrotasyon (birinde midgut volvulusu) görüldü. Duodenal atrezi tanısıyla ameliyata alınan 6 hastanın ise 3 ünde duodenal atrezi ve malrotasyon, 3 ünde sadece malrotasyon belirlendi. Omfalosel ve konjenital megakolon nedeniyle ameliyat edilen birer hastada da ameliyat sırasında malrotasyon belirlendi. Bu serideki hastalardan sadece 4’ünde (%16) baryumlu distal kolon grafisi ve/veya oral verilen baryumla yapılan pasaj grafisi kullanılarak ameliyat öncesi malrotasyon tanısı konabildi. Malrotasyona bağlı obstruksiyonu düzeltmek için Ladd bantı kesilmesine 8 hastada apandektomi, 3 hastada çekum fiksasyonu ilave edildi. İntestinal atrezili bir hasta sepsis, midgut volvulusu nedeniyle ameliyat edilen bir hasta ise kısa barsak sendromu sonucu kaybedildi.
SONUÇ: Malrotasyonda en yararlı tanı yönteminin baryum lavmanlı kolon grafisiyle çekum pozisyonunun belirlenmesi ve opak madde kolondan temizlendikten sonra oral verilen kontrast maddeyle çekilen pasaj grafisi olduğu söylenebilir.
OBJECTIVE: To emphasize difficulties in the diagnosis of intestinal rotation anomalies and favorable diagnostic techniques.
METHODS: The patients with operative diagnosis of malrotation and fixation anomalies between January 2000- December 2010 were studied retrospectively. Diagnostic methods, preoperative and operative diagnosis, surgical techniques, additional anomalies observed and complications were noted.
RESULTS: A total of 25 patients, with 13 males and 12 females aged between 1 day and 5.5 years (mean age 28 days). 19 patients were operated with diagnosis of intestinal (10 patients) or duodenal (6 patients) atresia and congenital diaphragmatic hernia (3 patients) established after plain erect graphies. There was intestinal atresia with malrotation in only 4 of 10 patients with diagnosis of intestinal atresia and only malrotation in the remaining 6 patients (one of them had midgut volvulus). Of the six patients operated due to duodenal atresia, duodenal atresia and malrotation were found in 3 and only duodenal atresia in 3 patients. On the other hand, there was malrotation in patients with omphalocele(1) and congenital megacolon(1) during the operation. In only 4 patients (16%), true diagnosis of malrotation was possible with baryum enema and serial xrays with oral contrast. Incision of Ladd’s bands was made to remove obstruction due to malrotation and appendectomy (8 patients) and fixation of caecum (3 patients) were added to this procedure. One patient was lost due to sepsis and one patient who was operated for midgut volvus died from short bowel syndrome.
CONCLUSION: It is believed that the most useful diagnostic method for malrotation is to establish the caecal position by baryum enema and serial xrays with oral contrast.

OLGU SUNUMU
10.
İnfantil hepatik “hemanjiyoendotelyoma”lı bebeğin cerrahi ile başarılı tedavisi
Successful surgical treatment of an infant with infantile hepatic hemangioendothelioma
Öner Özdemir, Meryem Özdemir, İlke Mungan Akın, Asım Yörük, Osman Faruk Şenyüz
doi: 10.5222/JTAPS.2012.055  Sayfalar 55 - 60
Karaciğerin primer tümörleri çocukluk çağı solid abdominal tümörlerin içinde üçüncü sırada yer alır. Bunlar arasında en sık vasküler tümörler gözlenir. İnfantil dönemde en sık semptom veren vasküler tümör infantil hemanjioendotelyoma’dır. Hayatın ilk 6 ayında en sık hepatomegaliye yol açar. Ayrıca abdominal kitle, anemi, konjestif kalp yetmezliği ve sarılık ile klinikte karşımıza gelebilir. Bu makalede bir aylıkken gaz sancısı şikâyeti ile yapılan muayenesinde batında ele gelen kitle sonucu hepatoblastom şüphelenilerek tarafımıza gönderilen hastamız anlatılmaktadır. Yapılan tetkikler ve biyopsi sonucunda infantil hepatik hemanjiyoendotelyoma tanısı alarak cerrahi tedaviyle şifa sağlanan hastamızı, hastalığın nadir rastlanılması nedeniyle sunmak istedik.
Primary liver tumor is the third-most-common type of solid abdominal tumors during childhood. Among liver tumors, vascular tumors are mostly observed. The most frequent vascular tumor causing symptoms during infancy is hemangioendothelioma. In the first 6 months of life, hepatomegaly is the most common finding of hemangioendothelioma. Abdominal mass, anemia, congestive heart failure and jaundice are also encountered in clinic. In this report, a 1-month-old-boy referred to us due to suspicion of hepatoblastoma is being discussed. The patient was found to have abdominal mass suggesting tumor when examined for infantile colic. Our aim is to present this rare case diagnosed with infantile hepatic hemangioendothelioma, cured by surgery, after biopsy and evaluations.

11.
Anüs ile ilişkili perineal bölge yarasının tedavisi: Kolostomi veya vakum destekli kapama
Management of perineal wound related to anus: Colostomy or vacuum-assited closure
Süleyman Cüneyt Karakuş, Naim Koku, Mehmet Ergün Parmaksız
doi: 10.5222/JTAPS.2012.061  Sayfalar 61 - 63
Perine yaraları çocuklarda nadir olup genellikle motorlu araç kazaları veya yaya yaralanmaları sonucunda oluşur. Anüs ile ilişkili perineal bölge yaralarının tedavisi tartışmalıdır. Bu yazıda, anüs ile ilişkili perineal bölge yarası olan bir hastada vakum destekli kapama tedavisinin yararı tartışılmıştır.
Perineal injuries are uncommon in children and usually occur as a result of pedestrian accident or motor vehicle collision Management of perineal wound related to anus has been a challenging experience. We here report a case report of a patient with a complex perineal wound related to anus and discuss the utility of vacuum-assisted closure therapy for managing such wounds.

ARAŞTıRMA
12.
İki yaş üzeri çocuklarda perianal bölge patolojilerinde klinik deneyimlerimiz
Our experiences in children older than 2 years with perianal pathologies
Emrah Aydın, Rahşan Özcan, Şenol Emre, Gonca Topuzlu Tekant, Ergun Erdoğan, Sinan Celayir
doi: 10.5222/JTAPS.2012.064  Sayfalar 64 - 66
Amaç: Kliniğimizde perianal bölge patolojisi nedeniyle takip ve tedavi edilen 2 yaş üzerindeki olguların incelenmesidir.
Olgular ve yöntem: 2005 – 2011 yılları arasında perianal bölge patolojisi nedeniyle kliniğimize başvuran ve başvuru anında 2 yaşında veya daha büyük olan olguların dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Olgular yaş, cinsiyet, başvuru yakınması, lezyon tipi ve uygulanan tedavi yöntemine göre değerlendirildi.
Bulgular: Toplam 96 olgu perianal bölgede yer alan lezyon nedeni ile başvurdu. Kız erkek oranı 1/2 idi. Yaş ortalaması 7,3 yıl olarak bulundu. En sık başvuru yakınmaları perianal bölgede kızarıklık, şişlik, kabızlık, rektal kanama, zorlu defekasyon idi.
Olguların 23’ünde perianal fissür, 37’sinde perianal abse, 31’inde perianal fistül, 5’inde hemoroid saptandı. 96 olgunun 82’sine (%85) medikal tedavi, 11’sine (%12) cerrahi tedavi uygulanırken, 2 olgu genel anestezi altında muayene edilirken 1 olguya da genel anestezi altında muayenenin ardından atherosklerol enjeksiyonu yapıldı.
Cerrahi tedavi uygulanan olguların 2’si (%16) perianal abse, 9’u (%75) perianal fistül tanılı idi. Perianal absesi olan 2 olguya genel anestezi altında drenaj yapılırken bir olguya genel anestezi altında muayene sonrası müdahaleye gerek görülmedi. Perianal fistülü olan dört (%33) hastaya fistülotomi, 5’ine de (%41) fistülektomi yapıldı. Hemoroid tanısı olan olgulardan birine genel anestezi altında muayene yapılırken diğer olguya genel anestezi altında %2 atherosklerol enjeksiyonu uygulandı.
Sonuç: Perianal patolojiler polikliniklerde çocuk cerrahlarının sık karşılaştıkları problemlerdendir. Tedavide medikal yöntemler ilk seçenektir. Medikal tedaviye yanıt vermeyen dirençli ve komplike olgularda cerrahi tedavi uygulanabilir.
Aim: To analyse patients who were older than 2 years and admitted to our clinic due to perianal pathologies.
Method: Patients those wereolder then 2 years and admitted to our clinic due to perianal pathologies between 2005 – 2011 were analysed retrospectively. They were evaluated according to their age, sex, complaint, lesion type ve medical treatment.
Results: 96 patients were admitted due to perianal pathologies. Female male ratio was 1/2. Mean age was 7,3 years old. Most common symptoms were erytema at perianal region, mass, constipation, rectal bleeding and inability to defecate.
There were 23 patients with perianal fissure, 37 with perianal abscess, 31 with perianal fistula and 5 with hemmorhoid those admitted to our clinic. 82 (%85) patients were followed up with medical treatment, while 11 (%12) were operated, 2 were examined under general anestesia and 1 patient after examination under general anestesia atherosclerol enjection performed.
Patients operated due to perianal abscess in 2 (%16) and perianal fistula in 9 (%75) of the cases. Two patients with perianal abscess were performed drainage under general anesthesia while one didn’t need surgical intervention after examination under general anesthesia. Four (%33) fistulotomy and 5 (%41) fistulectomy performed in patients with perianal fistula. Examination under general anesthesia was performed in one patient with hemmorhoid and atherosclerol %2 enjection was performed in another.
Conclusion: Perianal pathologies is still a problem in pediatric surgeons practice. If medical tretment fails in resistant and complicated cases, surgical therapy is indicated.

OLGU SUNUMU
13.
Torasik ve spinal kanal komponenti olan nöroenterik kist: Bir yenidoğan olgusu
Neuroenteric cyst with thoracic and spinal canal involvement: A neonatal case report
Hüseyin Selim Asker, Ferda Özlü, Mehmet Satar, Eren Kale Çekinmez, Hacer Yapıcıoğlu, Kurthan Mert, Serdar İskit, Tahsin Erman, Süreyya Soyupak, Cansun Demir, Cansu Abaylı
doi: 10.5222/JTAPS.2012.067  Sayfalar 67 - 70
Nöroenterik kistler nadir doğumsal lezyonlardır ve embriyolojik olarak notokordun foreguttan ayrılamama sonucu olarak ortaya çıkar. Kesin tanı histopatolojik inceleme ile konulur. Burada hem torasik hem de spinal kanal komponenti olan bir nöroenterik kistli yenidoğan olgusu sunulmuştur.
The neuroenteric cysts are rare congenital lesions originating from the incomplete partitioning of the embryonic notochordal palate and foregut. Histopathological examination is the gold standart for diagnosis. Here we present a neuroenteric cyst in a newborn baby with both thorasic and spinal canal involvement.

14.
Steroid tedavisine hızlı yanıt veren akut skrotum: Bir Henoch Schönlein Purpura olgusu
A rapid response to steroid therapy in acute scrotum: A case of Henoch-Schönlein purpura
Ali Kanık, Engin Köse, Kayı Eliaçık, Seda Şirin Köse, Nil Cefa Arslan, Mehmet Helvacı
doi: 10.5222/JTAPS.2012.071  Sayfalar 71 - 74
Henoch-Schönlein purpurası, artrit/artralji, gastrointestinal ve genitoüriner sistem tutulumunun eşlik ettiği non-trombositopenik purpura ile karakterize, çocukluk çağının en sık görülen vaskülitidir. Genitoüriner sistem tutulumu olan olgularda skrotal tutulum oldukça nadirdir. Ayırıcı tanısında akut skrotum yapan epididimit, orşit, testis torsiyonu gibi hastalıklar akılda tutulmalıdır. Bu yazıda, vücutta döküntü, skrotal şiddetli ağrı, şişlik ve kızarıklık ile başvuran, Henoch-Schönlein purpurasına bağlı akut skrotum gelişen sekiz yaşındaki bir olgu sunulmuştur. Prednizolon 1mg/kg/gün tedavisi ile 48 saatte tamamen iyileşme sağlanmıştır. Skrotal tutulum gösteren Henoch-Schönlein purpurası olgularında tedaviye hızlı yanıt vermesi nedeniyle kısa süreli steroid tedavisi uygulanabilir.
Characterized by nonthrombocytopenic purpura accompanied by arthritis/arthralgia, gastrointestinal, and genitourinary system involvement, Henoch-Schönlein purpura is the most common form of vasculitis in childhood. Associated scrotal involvement is very rare in patients with genitourinary system involvement. Acute scrotum, epididymitis, orchitis, testicular torsion should be considered in the differential diagnosis of scrotal involvement. In this paper, we report an eight-year-old case who admitted with acute scrotum due to Henoch-Schönlein purpura. Complete recovery was achieved with prednisolone therapy (1 mg/kg/day) in 48 hours. In conclusion, a short-term steroid therapy can be considered in patients with scrotal involvement of Henoch-Schönlein purpura due to the rapid response.

ARAŞTıRMA
15.
Enürezis tedavisinde kullanılan ilaçların antibakteriyel etkinliğinin araştırılması
Investigation of antibacterial activity of drugs used in enuresis treatment
Özlem Boybeyi, Teoman Apan, Yasemin Dere Günal, Mustafa Kemal Aslan, Tutku Soyer
doi: 10.5222/JTAPS.2012.075  Sayfalar 75 - 79
AMAÇ: Enürezis tedavisinde sıkça kullanılan desmopressin (DP), oxybutinin (OX), imipramin (IP) ve doksazosin’in (DX) antibakteriyel etkinliğini in vitro değerlendirmek amacıyla bir çalışma planlanmıştır.
YÖNTEMLER: Araştırmaya dahil edilen ilaçlar Escherichia coli, Pseudomonas aeroginosa, Staphylococcus aureus ve Staphylococcus epidermidis’e karşı antibakteriyel etkinlikleri değerlendirilmek üzere brain hearth broth (BH) ve serum fizyolojik (SF) içeren steril tüplere dağıtılmıştır. BH içindeki örnekler 6 gün, SF içindeki örnekler 20 gün boyunca takip edilmiştir. İlaçlarının antibakteriyel etkileri in vitro Time kill Metoduna göre belirlenmiştir. Koloni sayıları CFU birim olarak ve bakteri büyüme eğrileri şeklinde değerlendirilmiştir.
BULGULAR: BH agarda yapılan ekimlerde tüm bakteriler için ilaçların bakteri üremesine etkisi olmadığı gözlendi. E.coli ekilmiş SF’e DP, DX ve IP eklendiğinde bakteri üremesinin önce arttığı, 5.gün ise azaldığı gözlendi. İlaç içermeyen SF içindeki E. coli büyümesinin ise 5.günde devam ettiği görüldü. S.epidermidis ekilmiş SF’de DX ve IP eklendiğinde büyümenin önce artıp sonra azaldığı gözlendi. P.aeruginosa ekilmiş SF’de tüm ilaçlarla ve ilaçsız ortamda bakteri büyümesinin giderek arttığı görüldü.
SONUÇ: DP, DX ve IP, E.coli’nin SF içinde in vitro üremesini 5.günde azaltmakta ancak tamamen önlememektedir. Enürezis tedavisinde kullanılan ilaçların bizim çalışmamızda kullanılan bakterilere karşı belirgin bir antibakteriyal etkilerinin olmadığı görülmüştür.
OBJECTIVE: An in vitro study was designed to evaluate the antibacterial activity of desmopressin (DP), oxybutynin (OX), imipramine (IP), and doxazosin (DX), which are used commonly in enuresis treatment.
METHODS: To investigate the antibacterial activity against Escherichia coli, Pseudomonas aeruginosa, Staphylococcus aureus, Staphylococcus epidermidis; the drugs were dispensed to tubes with physiologic saline (PS) or brain-heart broth (BHB). BHB was followed for 6 days and PS for 20 days. Antibacterial activity was examined using in vitro Time-kill method. Bacteria colonies were counted daily from PS and BHB media as colony-forming units (CFU) and evaluated by bacteri-growth graphs.
RESULTS: In BHB, none of the drugs affected growth of any bacterium. In PS, E. coli growth increased initially with DP, DX and IP and then decreased on the 5th day. Growth of E. coli was seen to continue in PS without drug on the 5th day. For DX and IP, S. epidermidis growth in PS first increased then decreased. In all PS media, growth of P. aeruginosa was seen to increase gradually.
CONCLUSION: DP, DX and IP decreased growth of E. coli in PS, but did not prevent bacterial growth completely. Drugs used in enuresis treatment have no antibacterial activity for the bacteria evaluated in the current study.

16.
Çocuk cerrahları yenidoğan sünnetine nasıl yaklaşıyorlar?
How do pediatric surgeons approach to newborn circumcision?
Egemen Eroğlu
doi: 10.5222/JTAPS.2012.080  Sayfalar 80 - 83
Amaç: Bursa’da yapılan 3. Pediatrik Üroloji kongresinde, katılımcılara doldurtulan anket sonuçlarını paylaşmaktır.
Gereç ve yöntem: Çocuk ürolojisine ilgi duyan çocuk cerrahlarına, yenidoğan sünnetinin yararları, öncesinde gereken testler ve olası komplikasyonları ile ilgili 10 soruluk bir anket formu doldurtulmuştur.
Bulgular: Toplam 62 adet form doldurulmuştur, cevapları tartışılmıştır.
Sonuç: Çocuk ürolojisine meraklı çocuk cerrahlarının, yenidoğan sünneti konusunda net bir ortak görüş içerisinde olmadıkları gözlenmiştir. Soruların hemen hepsinde tamamen farklı cevaplar verilmiştir.
Aim: To share the results of the questionnaire that have been filled in the 3rd Pediatric Urology Congress, in Bursa.
Materials and methods: The pediatric surgeons interested in pediatric urology were asked to fill a questionnaire of 10 questions that are related with usefullness, preoperative tests and possible complications of newborn circumcision.
Results: Totaly 62 forms were filled, and the results were discussed.
Conclusion: It has been observed that, the pediatric surgeons interested in pediatric urology do not have a common concept about newborn circumcision. Nearly all of the questions were answered differently.

OLGU SUNUMU
17.
Epididim anomalileri ile inmemiş testis arasındaki ilişki nedir? Ender bir olgu, yeni bir tedavi yöntemi ve literatür incelemesi
What is the relationship between epididymal anomalies and cryptorchidism? A rare case, new treatment proposal and review of the literature
Tuğba Acer
doi: 10.5222/JTAPS.2012.084  Sayfalar 84 - 88
İnmemiş testis hastalarında epididim ve vas deferensin anatomik bozuklukları sıktır. On yaşında bir erkek hastada yapılan eksplorasyonda testis ve testise yapışık epididim başı, normal damarsal yapılarıyla karın içinde bulunurken epididim gövde ve kuyruk kısımlarının vas deferensin ucunda olarak skrotuma indiği görülmüştür. Epididim başı ve gövdesi arasında anastomoz yapılmış, testis skrotuma indirilmiştir. Literatürdeki diğer yazıların da ışığında, bu vaka, inmemiş testis olgularının bir kısmının, gubernakulumun testis ve epididim yerine sadece epididime yapışması nedeniyle oluştuğunu düşündürmektedir. Ayrıca benzer vakalar ile karşılaşıldığında, kordun ucundaki yapının atrofik testis olmayabileceğinin altını çizerek testisin abdomen içinde aranmasını, üreme yapılarını korumak adına eksizyon yerine anastomoz yapılmasını önermekteyiz.
Anatomic alterations of the epididymis and vas deferens are frequent in cryptorchidism. During exploration in a 10-year-old boy, the testis with the head of the epididymis was found in the abdomen with its proper vascular supply, while the body and tail of the epididymis were located at the tip of the vas deferens, descended into the scrotum. Anastomosis of the two epididymal segments was done and orchiopexy was completed. In light of the guidance available in the related literature, our presented case supports the hypothesis that at least some cases of cryptorchidism are due to attachment of the gubernaculum solely to the epididymis. In the event of similar cases in the future, we emphasize that tissue found at the tip of the vas deferens may not necessarily be an atrophic testis. We suggest, therefore, that an intraabdominal search for the testis be done, and further, that anastomosis instead of excision should be performed in an effort to preserve these reproductive structures.

18.
Sütçocuklarında ender bir testiküler tümör: Juvenil granüloza hücreli tümör
A rare testicular tumor in infacy: Juvenil granulosa cell tumor
Hakan Taşkınlar, Doğakan Yiğit, Ayşe Polat, Dinçer Avlan, Ali Naycı
doi: 10.5222/JTAPS.2012.089  Sayfalar 89 - 91
Yenidoğan ve süt çocukluğu döneminde skrotal patolojilerin ayırıcı tanısında nadir de olsa testise ait tümörler bulunmaktadır. Juvenil granülosa hücreli tümörler benign olarak kabul edilen ve tedavisinde orşiektominin yeterli olduğu çocukluk çağının nadir testis tümörlerindendir. Kliniğimize skrotumda şişlik nedeni ile başvuran ve juvenil granüloza hücreli tümör saptanan olgu sunulmaktadır.
Testicular tumors in infacy are rarely seen and should be considered in the differential diagnosis of scrotal swellings. Juvenil granulosa cell tumor of testis is a rare tumor of prepubertal children. This tumor considered as a benign neoplasm that can be cured with orchiectomy. Here we present an infant with juvenil granulosa cell tumor in testis.

19.
Parsiyel nefrektomi ile tedavi edilen ailesel kistik nefroma: Olgu sunumu
Familial cystic nephroma treated with partial nephrectomy: Case report
Engin Yılmaz, İbrahim Karaman, Ayşe Karaman, Çağatay Evrim Afşarlar, Nilüfer Arda
doi: 10.5222/JTAPS.2012.092  Sayfalar 92 - 94
Kistik nefroma böbreğin nadir görülen benign kistik neoplazisidir. Bildirilen ailesel vakaların sayısı çok azdır. Burada 2 yaşında bir erkek çocukta parsiyel nefrektomi ile tedavi edilen ailesel kistik nefroma olgusu sunulmuştur.
Cystic nephroma is an uncommon benign cystic neoplasia of the kidney. The reported familial cases associated with cystic nephroma are extremely rare. This report describes a 2-year-old boy who underwent a partial nephrectomy for familial cystic nephroma.

20.
Sütçocuğunda mesane boynu dev fibroepitelyal polibi
A huge fibroepithelial polyp of the bladder neck in an infant
Hakan Taşkınlar, Doğakan Yiğit, Dinçer Avlan, Ali Naycı
doi: 10.5222/JTAPS.2012.095  Sayfalar 95 - 97
Üriner sistemin fibroepitelyal polipleri çocuklarda farklı belirti ve bulgularla kendini gösteren nadir doğumsal anomalilerindendir. İyi huylu bir lezyon olduğu düşünülse de, radyolojik ve endoskopik bulguları kötü huylu tümörü çağrıştırır ve kesin tanısı ancak histopatolojik değerlendirme ile konulabilir. Üriner tıkanıklık bulguları ile kendini gösteren ve ilk bakışta alt üriner sistemin kötü huylu tümörü olarak düşünülen mesane boynunda yerleşmiş dev bir fibroepitelyal polip olgusunun sunulması amaçlanmıştır.
Fibroepithelial polyps of the urinary tract are rare congenital lesions usually diagnosed in children because of diverse urinary symptoms. Herein, we reported a case of a huge fibroepithelial polyp at bladder neck in a boy who presented with urinary obstructive symptoms and suggests a malign neoplasm of the lower urinary tract. Although, these polyps are considered to be a benign lesion, radiologic and endoscopic findings may suggest a malign tumor and not sufficent to render a precise diagnosis, which can only be made by histopathologic evaluation.

21.
Mesane disfonksiyonu olan bir çocukta mesane augmentasyonu sonrası böbrek nakli: Olgu sunumu
Kidney transplantation in a child with bladder dysfunction who underwent prior bladder augmentation: A case report
Caner Alparslan, Önder Yavaşcan, Sait Murat Doğan, Cem Tuğmen, Cezmi Karaca, Ali Avanoğlu, İbrahim Ulman, Nejat Aksu
doi: 10.5222/JTAPS.2012.098  Sayfalar 98 - 100
Doğumsal ürolojik sorunlara bağlı son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) gelişen çocukların tedavisi diğer nedenlere bağlı SDBY gelişen hastalara göre daha problemli ve zor olmaktadır. Küçük kapasiteli ve fonksiyon görmeyen bir mesaneye sahip nörojenik mesaneli çocuklarda böbrek transplantasyonu önemli zorluklar içermektedir. Ağır mesane disfonksiyonu olan bu hastalarda mesane büyütme girişimi (augmentation) yapılarak yeterli mesane hacmi sağlanabilmekte ve transplante böbreğin zarar görmesi önlenebilmektedir.
Bu yazıda, ağır mesane disfonksiyonu olan ve daha önce mesane büyütme girişimi (ileosistoplasti) yapılan 8 yaşında erkek çocuk hastamızda böbrek tranplantasyonu deneyimimiz sunulmaktadır. Sonuç olarak, mesane augmentasyonu yapılan çocuklarda başarılı böbrek transplantasyonu mümkün olabilmektedir.
The management of children with end-stage renal disease (ESRD) due to congenital urological abnormalities is more problematic and difficult than in patients with ESRD due to other causes. Kidney transplantation in neurogenic bladder patients with small capacity and defunctionionalized urinary bladders is a challenging issue in the field of pediatric transplantation. In these patients with severe bladder dysfunction, augmentation cystoplasty can protect the transplanted kidney by reducing intravesical pressure and creating an appropriate capacity.
We, herein, describe our experience on kidney transplanatation in an 8-year-old boy severe bladder dysfunction who underwent prior augmentation ileocystoplasty. In conclusion, successful kidney transplantation can be possible in children who underwent prior bladder augmentation.

 
 
Copyright © 2021 Türkiye Çocuk Cerrahisi Derneği. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale