TR | ENG ISSN 2667-7024
 
Cilt : 35   Sayı: 2  Yıl : 2020

Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler Online Makale Gönder




 
: 24 (1)
Cilt: 24  Sayı: 1 - 2010
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA
1.
Böbrek iskemi reperfüzyon hasarında pentoksifilinin etkisi
The effect of pentoxifylline on renal ischemia and reperfusion damage
Orhan Demirtaş, Mete Kaya, M. Emin Boleken, Turan Kanmaz, Hakim Çelik, Füsun Baba, Özcan Erel, Selçuk Yücesan
Sayfalar 1 - 6
GİRİŞ ve AMAÇ: Böbrek iskemi ve reperfüzyonunda (I/R), doku ve sistemik dolaşımdaki oksidatif ve antioksidatif durum üzerine pentoksifilinin (Ptx) etkilerini araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma için 24 adet Wistar albino sıçan kullanıldı. Sıçanlar, kontrol, iskemi, I/R ve I/R sonrası, oksidatif stresin etkisini azaltmak için Ptx verilenler olmak üzere 4 gruba ayrıldı. İşlemlerden sonra kan ve böbrek doku örneklerinden oksidan düzeyi için Malondialdehid (MDA) ve toplam peroksit (t-Prx), antioksidan düzeyi için toplam antioksidan kapasite (TAOK) seviyeleri ölçüldü ve sonuçlar
istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Ayrıca böbrek dokuları histopatolojik olarak incelendi.
BULGULAR: Kan ve doku MDA ve t-Prx düzeyleri Ptx verilen grupta diğer tüm gruplarla karşılaştırıldığında anlamlı olarak düşük bulundu (p<0.05). Kan TAOK düzeyi Ptx verilenlerde, kontrol ve I/R grubuna göre istatistiksel olarak yüksek ölçüldü (p<0.05). Gruplar arasında böbrek TAOK düzeyi karşılaştırmalarında, anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Histopatolojik olarak I/R grubunda böbreklerin hasarlı olduğu bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Böbrek I/R sonrası oluşan oksidatif stres ve böbrek hasarı iskemide oluşan hasardan daha fazla bulunmuştur. Ancak, bu hasar Ptx verilmesi ile özellikle oksidan düzeyini etkileyerek azaltılabilmiştir.
INTRODUCTION: To investigate the effect of pentoxifylline (Ptx) on oxidative and antioxidative status in the renal ischemia and reperfusion (I/R).
METHODS: Twenty four Wistar albino rats were used for the study. Rats were divided into four categories as control, ischemia, I/R and I/R plus Ptx administration groups. Blood samples and renal tissue specimes were obtained from rats after the operations. As oxidants malondialdehyde (MDA) and total peroxide levels, and total antioxidants capacity (TAOC) were measured from the samples. The results were analyzed statistically. In addition, renal tissue sepcimens were examined histopathologically.
RESULTS: Decreased blood and renal tissue MDA and t-prx levels were found to be significantly lower in ptx group when compared with other groups (p<0.05). Blood TAOC levels in Ptx group were significantly lower than control and I/R groups. No significant difference was found in tissue TAOC levels between groups. Histopathologically, in the I/R group. kidneys were found to be damaged.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The oxidative stress and renal damage after renal I/R were found to be more severe relative to ischemic harm. However this damage could be reduced by Ptx administration.

2.
Kısa aralıklı kontrollü reperfüzyon periyotları böbreği iskemi-reperfüzyon hasarından koruyor mu?
Does short-interval postconditioning protect the kidneys against ischemia-reperfusion injury?
Sezen Özkısacık, Mesut Yazıcı, Nil Çulhacı, Mukadder Serter, Mustafa Harun Gürsoy
Sayfalar 7 - 11
AMAÇ: Böbreklerin ve diğer dokuların iskemiye maruz kalmasından sonra reperfüzyonun sağlanması ile birlikte serbest oksijen radikalleri ortaya çıkmakta ve yaygın hücre
hasarı oluşmaktadır. Bu çalışmada iskemi sonrasında kısa süreli kontrollü reperfüzyon periyotlarının böbrek iskemi-reperfüzyon hasarı üzerine olan etkisi araştırılmıştır
YÖNTEMLER: Çalışmaya 24 erişkin sıçan alındı ve 3 grup oluşturuldu. Tüm hayvanlara cerrahi girişim 50 mg/kg ketamin, 3 mg/kg alfazin anestezisi sonrası yapıldı. Tüm gruplarda medyan laparatomi ve sağ nefrektomi yapıldı. Sham grubu (n=8)’nda sağ nefrektomi sonrası sol böbrekte
iskemi oluşturulmadan 7 saat sonra sol nefrektomi yapıldı. Kontrol grubu (n=8)’nda sağ nefrektomi sonrası sol böbrek 1 saat iskemik bırakıldı ve 6 saatlik reperfüzyon
sonrası sol nefrektomi yapıldı. Kontrollü Reperfüzyon Grubu (n=8)’nda reperfüzyon safhasına kadar kontrol grubundaki basamaklar uygulandı ve 1 saatlik iskemi sonrasında, 5 saniye reperfüzyon 15 saniye yine reperfüzyon
olacak şekilde toplam 6 kez (2 dk. süreyle) kontrollü reperfüzyon sağlandı. Sıçanların tümünde çalışmanın 6. saatinde, histopatolojik olarak konjesyon, inflamasyon ve nekroz derecelerinin incelenmesi için nefrektomi yapıldı, doku NO ve Glutatyon redüktaz düzeylerine bakıldı
BULGULAR: Doku NO düzeyleri sham (18.4±2.9) ve kısa aralıklı reperfüzyon (18.3±2.7) gruplarında, kontrol (30.7±11.2) grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı
(p<0,05). Doku Glutatyon redüktaz düzeyleri de sham (3.3±1.2) ve kısa aralıklı reperfüzyon (3.7±0.7) gruplarında
benzer olup, yine kontrol (5.9±1.7) grubundan anlamlı olarak düşük saptandı (p<0,05). Histopatolojik değerlendirme
sonucunda her 3 grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı.

SONUÇ: Bu çalışmanın sonuçları, iskemi sonrası kısa aralıklı reperfüzyon yapılmasının doku NO ve Glutatyon redüktaz düzeylerinde yükselmeyi önlediğini, reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkisinin olabileceğini göstermiştir.
OBJECTIVE: Free oxygen radicals cause diffuse cellular damage
during reperfusion in the tissue. We investigated the effects of short-interval postconditioning in kidney in an animal model of ischemia-reperfusion.
METHODS: Twenty-four adult Wistar albino rats equally divided into 3 subgroups: Control (II) and short-interval postconditioning (III) groups had undergone right nephrectomy
and left renal ischemia subsequently. We did not expose sham (I) group to ischemia.. In postconditioning group (III), short-interval postconditioning (5 seconds reperfusion
- 15 seconds ischemia, for a total of 2 minutes) was perfomed. However, in the control group (II) there was no postconditioning, and blood flow was restored immediately
after a period of ischemia. The specimens were evaluated histopatologically for the presence of congestion,
inflammation and necrosis. Tissue nitric oxide and glutation reductase, malondialdehyde, catalase, and glutathione
levels were measured.
RESULTS: Nitric oxide levels were significantly higher in the control group (p<0.05). Similarly, glutation reductase levels were also higher in the control group (p<0.05). Histopathological
examination did not reveal any significant difference between groups (p>0.05).

CONCLUSION: conclude that short-interval postconditioning
is useful for reperfusion of kidneys, and may prevent renal failure probably caused by oxidative stress,through favourable contribution to the balance between reactive oxygen species and protective mechanisms

3.
Çocuklarda üriner sistem taş hastalığı tedavisinde ESWL deneyimlerimiz
Investigation of ESWL in the treatment of urinary stones in children
Esra Özçakır, Levent Özçakır, Mesut Kaçar, Taner Altındağ, Hakan Erdoğan, Oğuzhan Durmaz, Osman Dönmez, Nizamettin Kılıç, Mehmet Emin Balkan
Sayfalar 12 - 17
Amaç: Beden dışı şok dalgaları ile taş kırma (ESWL) işlemi,
erişkin hastalarda son derece yaygın kullanılan, son yıllarda çocuklarda da kullanımı giderek artan bir tedavi yöntemidir. Bu çalışmada böbrek ve üreter taşı nedeniyle ESWL yöntemi uygulanan çocuklarda tedavi sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Aralık 2008 ile Aralık 2010 tarihleri arasında
böbrek ve üreter taşı olan 89 çocuk hastanın toplam 91 renal ünitesine ESWL uygulandı. Yetmiş dokuz Renal ünitede böbrek, 12’sinde proksimal üreter taşı mevcuttu. Yaşları 1-16 olan (ortalaması: 6,98 yıl) olguların 52’si erkek (% 58,42), 37’si kız (% 41,57) idi. ESWL işlemi; 12 yaş altındaki (n: 71) hastalara genel anestezi veya sedoanaljezi uygulayarak, 12 yaş ve üstündeki (n: 18) olgulara ise intramuskuler analjezi
uygulanarak yapıldı. İşlem sonrası 2 saat gözlem altında tutuldu. Hastalar 10-15 gün aralıklarla direk üriner sistem grafisi (DÜSG) ve üriner ultrasonografi (USG) ile kontrol edilerek gerekli görülen olgulara yine ESWL işlemi uygulandı.
Hastalara uygulanan ESWL seans süresi 30-45 dk. idi.
Bulgular: Toplam 91 renal ünitede tedavi sonuçlandı. Olgulardan
2’si işlem sonrası piyelonefrit atağı geçirdi ve hospitalize edilerek tedavi edildi. Hastaların 9’unda yapılan
3 seans ESWL sonunda taşsızlık sağlanamadı. Bu hastaların
4’üne perkütan nefrolitotomi (PNL), 3’üne URS ile litotripsi uygulanarak, 2 hastaya da açık cerrahi ile taşsızlık
sağlandı. Çalışmamızda çocuklarda ESWL‘nin başarı (taşsızlık) oranı (82/91) % 90,10 olarak saptandı.
Sonuç: ESWL, hastaların çabuk iyileşmesi, tedavinin günübirlik
olarak uygulanabilmesi, yinelenebilmesi ve böbreğe
çok az hasar vermesi gibi avantajları barındırmaktadır. Çocuklarda taş rekürrensinin yüksek olduğu düşünüldüğünde
ESWL’nin özellikle çocuk hastalarda primer tedavi seçeneği olduğu kabul edilmelidir. Pediatrik taş hastalıklarının
tedavisinde ESWL’nin etkili ve güvenilir bir yöntem olduğunu düşünmekteyiz.
Investigation of ESWL in the treatment of urinary stones in children
Purpose: Extracorporeal shock wave lithotripsy (ESWL) is a treatment procedure which is frequently used in adults and it is also getting more popular in the pediatric population.
The aim of this study was to retrospectively evaluate the results of the treatment of renal and ureteral calculi in children using ESWL.
Material and Methods: Between December 2008 and December
2010, 91 renal units of 89 patients with renal and ureteral calculi were treated with ESWL. There were 52 (58.42 %) male and 37 female (41.57 %) patients with a mean age of 6. 98 (range; 1-16 years). years The procedure was performed using general anesthesia or sedoanalgesia in patients under 12 years old and intramuscular analgesics in patients older than 12 years of age. Patients were also followed up on every 10-15 days on a regular basis with direct
urinary system X-ray (KUB) and ultrasound screening (USG). ESWL was performed again in recalcitrant cases. The ESWL sessions lasted between 30 and 45 minutes.
Results: Total of 91 renal units were treated with ESWL. In 9 patients, ESWL procedure was unsuccessful. Of these, 4 patients were treated with percutaneous nephrolithotomy (PNL), and 3 with lithotripsy using URS. Two of them were treated with open surgical procedures. In this study, the success rate (elimination of calculi) of ESWL was 90. 10 % (82/91).
Conclusion: ESWL has many advantages such as rapid recovery
time,application as an outpatient procedure with a minimal harm to renal parenchyma. It can also be performed
more than once should the need arise. Taking higher recurrence rate of urinary system calculi in children into consideration, as a non-invasive procedure ESWL may be the standard treatment of choice in this patient population. We believe that ESWL is an effective and safe procedure in the management of urinary system calculi in pediatric patient population.

4.
Geç dönem over torsiyonlarında konservatif tedavi: İkinci basamak deneysel immunhistokimyasal çalışma
Conservative treatment in late term ovarian torsion: A Phase II experimental immunohistochemical study
Ahmet Kazez, Nusret Akpolat, Mehmet Göksu
Sayfalar 24 - 29
AMAÇ: Deneysel gecikmiş tek taraflı over torsiyonunun detorsiyonu
sonrası, erken ve geç dönemde her iki overdeki iskemik değişikliklerin immünhistokimyasal yöntem ile incelenmesi.

YÖNTEMLER: Çalışma her biri altı Wistar-albino sıçan bulunan dört grupta gerçekleştirildi. Sol over çalışma overi oldu. Grup (G) 1 (Kontrol grubu): sol over fiksasyonu, 48 saat sonra bilateral ooferektomi. G2 (Torsiyon grubu): Sol over torsiyonu ve fiksasyonu, 48 saat sonra bilateral ooferektomi.
G3 (Detorsiyon sonrası erken dönemde inceleme): Sol over torsiyonu takiben 48 saatin ardından detorsiyon ve detrosiyondan 48 saat sonra bilateral ooferektomi. G4 (Detorsiyon
sonrası geç dönemde inceleme): Sol over torsiyonu
takiben 48 saatin ardından detorsiyon ve sonrasında 21. gün bilateral ooferektomi uygulandı. Overlerdeki iskemik değişiklikleri göstermek için anti-Hsp-70 antikoru kullanılarak
immünhistokimyasal boyamaya çift-kör yöntemi ile bakıldı. Her bir pozitif boyanma bir immunhistokimyasal boyanma skoru (İHBS) olarak değerlendirildi. İstatistiksel analiz için one-way ANOVA ve post hoc LSD testleri kullanıldı.

BULGULAR: İHBS; G1’de 1, G2’de 27, G3’te 17 ve G4’te ise 19 idi. G2’deki 27 İHBS’den, 23’ü çalışma, 4 puanı karşı overe aitti. G4’te ise 11 puan karşı overde iken, 8 puan çalışma
overinde idi. G2 ve G4’ün çalışma overlerinin İHBS değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05).
Tartışma: Deneysel olarak, over torsiyonunda 48 saat sonra
detorsiyon yapıldığında bile canlı over dokusunun varlığı
immunhistokimyasal yöntemle gösterilmiştir. Detorsiyon
sonrası geç dönemde aynı tarafta iskemiye bağlı doku hasarı anlamlı olarak azalmaktadır. Buna karşın, karşı taraf overde de olasılıkla iskemi/reperfüzyon sonucu hasar oluştuğu gözlendi. Bu çalışma sonuçlarına göre, çocukluk çağında geç başvuran over torsiyonunda detorsiyon yapılması
önerilebilir.
SONUÇ: Deneysel olarak, over torsiyonunda 48 saat sonra
detorsiyon yapıldığında bile canlı over dokusunun varlığı
immunhistokimyasal yöntemle gösterilmiştir. Detorsiyon
sonrası geç dönemde aynı tarafta iskemiye bağlı doku hasarı anlamlı olarak azalmaktadır. Buna karşın, karşı taraf overde de olasılıkla iskemi/reperfüzyon sonucu hasar oluştuğu gözlendi. Bu çalışma sonuçlarına göre, çocukluk çağında geç başvuran over torsiyonunda detorsiyon yapılması
önerilebilir.

OBJECTIVE: To investigate the ischemic changes in both ovaries by immunohistochemical method in the early and late postoperative
periods after detorsion of the experimental delayed unilateral ovarian torsion.

METHODS: The study was performed in 4 groups
with 6 Wistar-albino rats in each. group.Left ovary was considered as the study group. The other groups were as follows: Group (G) 1 (Control group): left ovarian fixation
was performed initially and bilateral oopherectomy was applied after 48 hours. G2 (Torsion group): left ovarian torsion and fixation, followed by oopherectomy 48 hours later. G3 (Evaluation in the early period after detorsion): detorsion at 48th hours following the torsion and bilateral oopherectomy after 48 hours of detorsion. G4 (Evaluation in the late period after detorsion): detorsion at 48th hours following the torsion and then bilateral oopherectomy performed
after 21 days. Immunohistochemical staining was performed with double-blind technique using anti-Hsp-70 antibody to show the ischemic changes of the ovaries. Each positive staining was considered as one immunohistochemical
staining score (IHSS). One-way ANOVA and post- hoc LSD tests were used for statistical analysis.

RESULTS: IHS scores indicated in parentheses were as follows:
G1 (1), G2 (27), G3 (17) and G4 (19). Of the 27 IHSscores
in G2, 23 points belonged to the study groups, while 4 points were related to contralateral ovaries. In G4, 11 points were calculated for contralateral and 8 points for the study group ovaries. There was statistically significant difference
between Groups 2 and 4 with regard to IHS scores of the ovaries in the study groups (p<0.05).

CONCLUSION: Immunohistochemical methods have shown that viable ovarian tissue can be detected when detorsion was performed even after 48 hours of experimental ovarian torsion. Tissue injury due to ischemia significantly decreases
ipsilaterally during the late postdetorsion period On the contrary, it was observed that tissue injury occurred at the contralateral ovary most probably as a consequence of ischemia/reperfusion. The results of the present study suggested
that detorsion may be recommended for pediatric cases with delayed referrals after ovarian torsion.

OLGU SUNUMU
5.
Mesane kulağı
Bladder ear: A case report
Mehmet Şerif Arslan, Serdar Moralıoğlu
Sayfalar 44 - 46
Mesanenin inguinal kanal içine herniye olması ender görülen bir durumdur. Çocuklarda, mesanenin yanlara doğru uzanması rastlantısal olarak saptanabilir ve bu yaşlarda normaldir. Bu “mesane kulakları” mesanenin pozisyonu, boyutu ve inguinal halkanın açık kalması ile ilişkilidir. Burada, yineleyen idrar yolu enfeksiyonu hikayesi
olan ve mesane divertikülü olarak değerlendirilen, kulaklı mesanesi olan 7 yaşındaki kız hastayı sunduk.
Herniation of the urinary bladder into the inguinal canal is a rare entity. In children, protrusion of the lateral aspect of the bladder can be seen as an incidental finding which is normal for their age. These “bladder ears” are related to the size and position of the bladder in children and to the persistence of a large patent inguinal canal. Here we reported a 7-year- old girl with a bladder ear, who was referred to our hospital with a history of recurrent urinary infections and misdiagnosed as bladder diverticulum.

6.
Testiküler rüptür tanısında ultrasonografi
Sonographic diagnosis of testicular rupture: Case Report
Neslihan Taşdelen, Bengi Gürses, Özgür Kılıçkesmez, Yüksel Işık, A. Nevzat Gürmen, Selami Sözübir
Sayfalar 47 - 50
Testiküler rüptür acil cerrahi gerektiren bir patolojidir. Erken tanı ve müdahale rüptüre testisi kurtarabilir. Preoperatif
tanıyı yalnızca klinik bulgularla koymak güç olabilir.
Ultrasonografi skrotum ve testisin değerlendirilmesinde
basit ve hızla uygulanabilir bir tanı yöntemidir. Bu olgu sunumunda künt travma sonrası sağ skrotumda şişlik yakınmasıyla acil servise başvuran ve testiküler rüptür tanısı konan 15 yaşındaki erkek hastanın ultrasonografi görüntüleme bulguları literatür eşliğinde sunuldu.
Testicular rupture is a surgical emergency. Early diagnosis
and surgical repair may save the ruptured testes. -Preoperative
diagnosis based on only clinical features might be difficult to establish. Ultrasonography is a fast and accurate
diagnostic method in the evaluation of the scrotum, and testes. In this report, ultrasonographic findings of a 15 year-old boy who was admitted to the emergency department
with acute scrotal pain after a blunt trauma and, diagnosed as testicular rupture, were presented under the light of the literature.

7.
Disgerminomlu hastada genetik incelemenin önemi
The importance of genetic analysis in patient with dysgerminoma
Gülşen Ekingen, Gülcan Çetin, Kıvılcım Karaoğlu, Burak Erkuş, Bahar Müezzeinoğlu
Sayfalar 51 - 53
Kötü huylu germ hücreli tümörlerin en sık görüleni disgeminom
olup tüm gem hücreli tümörlerin yaklaşık % 50’sinden
sorumludur. Her iki overde disgerminom nadirdir. Ve bu durum gonadal disgenezi ve Swyer sendromlu bireylerde görülür. Disgerminom olguların % 5’inde dişi görünümlü fakat 46 XY kromozom yapısı tespit edildiğinden, amenore
şikayeti olan ve disgerminom tespit edilen adolesanlara gen analizi yapılmalıdır. Ayrıca kromozom yapısı normal ise fertilite koruyucu cerrahi tercih edilmelidir.
Biz yazımızda, iki taraflı disgerminom saptanan iki hastada medikal ve cerrahi tedavide genetik incelemenin önemini tartışmayı amaçladık.
cell tumor, accounting for 50% of the cases with germ cell tumors.
Bilateral ovarian dysgerminoma is very rare. However this condition is seen in individuals with gonadal dysgenesis and Swyer syndrome Since 5 % of dysgerminomas are discovered
in individuals with a female phenotype and 46 XY karyotype,
in adolescents with dysgerminomas and complaints of amenorrhea, karyotypic gene analysis should be done. In addition fertility sparing operative treatment should be preferred
when her chromosomal structure is normal.
We aimed to discuss the importance of genetic analysis in medical and surgical therapeutic approaches in two patients
with bilateral dysgerminomas

 
 
Copyright © 2021 Türkiye Çocuk Cerrahisi Derneği. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale