TR | ENG ISSN 2667-7024
 
Cilt : 34   Sayı: 3  Yıl : 2020

Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler Online Makale Gönder




 
: 23 (1)
Cilt: 23  Sayı: 1 - 2009
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA
1.
Diklofenak’ın deneysel testis torsiyonundaki etkileri
The effects of diclofenac on experimental testis torsion
Zafer Dağlar, Cüneyt Günşar, Nalan Neşe, Aydın Şencan, Ömer Yılmaz, Abdülkadir Genç, Can Taneli, Erol Mir
Sayfalar 4 - 9
AMAÇ: Spermatik kord torsiyonunun geç testiküler etkilerini ve diklofenak’ıın testis hasarıı üzerindeki rolünü deneysel olarak araştıırmaktıır.


YÖNTEMLER: Birinci grup (G1) ratlarda, 4 saatlik sol testis torsiyonu sonrasıı detorsiyon uygulandıı. 2. grup ratlarda (G2), 4 saatlik torsiyon periyodunu takiben detorsiyon ve Diklofenak (2,5 mg/kg İM) uygulandıı. Son grupta ise, (G3) 4 saatlik torsiyonu takiben detorsiyon ve Diklofenak ile birlikte Verapamil (10 mg/kg/İM) uygulandıı. 4 hafta sonra bilateral orkiektomi yapııldıı. Spermatogenik aktivite derecesi ve seminifer tübül çaplarıı değerlendirildi.
BULGULAR: Testis ağıırlııklarıı değerlendirildiğinde en yüksek değerler Diklofenak grubunda saptanıırken, Verapamil grubunun hem ipsilateral ve hem de kontralateral testislerde anlamlıı olarak düşük değerlerde olduğu görüldü. Torsiyone testislerin seminifer tübül çaplarıı açıısıından değerlendirildiğinde, ‘G1 ve G2’ (p: 0,002), ‘G1 ve G3’ (p: 0,04) ve ‘G2 ve G3’ (p: 0,02) gruplarıı arasıında istatistiksel olarak anlamlıı fark bulundu. En fazla çap artıışıı Diklofenak grubunda idi. Karşıı taraf testisler seminifer tübül çaplarıı açıısıından değerlendirildiğinde ise ‘G1 ve G3’ (p: 0,03), ‘G2 ve G3’ (p: 0,003) gruplarıı arasıındaki farklıılııklar anlamlıı idi. Torsiyone testisler spermatogenik aktivite derecesi açıısıından değerlendirildiğinde ‘G1 ve G2’ (p: 0.005), ‘G1 ve G3’ (p: 0.004) ve ‘G2 ve G3’(p: 0.02) gruplarıı arasıında anlamlıı farklıılııklar vardıı. Karşıı taraf testisleri açıısıından bakııldıığıında ise, ‘G1 ve G2’ (p: 0.003) ve ‘G1 ve G3’(p: 0.007) gruplarıı aralarıındaki farklıılııklar anlamlıı bulundu.
SONUÇ: Tek taraflıı torsiyon-detorsiyon ipsilateral testisde kalııcıı hasar oluşturur. Diklofenak bu hasarlarıı kıısmen önlemektedir. Yeterli araştıırmalar sonrasıında testis torsiyonlu hastalarda Diklofenak kullanıımıı yararlıı olabilir.
OBJECTIVE: To investigate the late testicular effects of spermatic cord torsion and role of diclofenac on testicular injury.



METHODS: In the first group (G1) of rats detorsion followed 4 hours of left testis torsion. For the second group (G2), detorsion followed 4 hours of torsion and diclofenac (2,5 mg/kg IM) administration. For the last group (G3), detorsion was performed after 4 hours of torsion and combined Diclofenac and Verapamil (10 mg/kg/IM) administration. Bilateral orchiectomy was done after 4 weeks. Spermatogenic activity and diameter of seminiferious tubules were evaluated.
RESULTS: When testicular weights were evaluated, the most significant increase was detected in the Diclofenac Group, whereas Verapamile group showed significant decrease both in the ipsilateral and contralateral testes. There were significant differences between ‘G1 and G2’ (p: 0,002), ‘G1 and G3’ (p: 0,04) and ‘G2 and G3’ (p: 0,02) by means of seminiferious tubule diameters of torsioned testes. The most prominent increases in diameters were in the Diclofenac Group. We found significant differences for the seminiferious tubule diameters of the contralateral testes in between ‘G1 and G3’ (p: 0,03) and ‘G2 and G3’ (p: 0,003). Significant differences were found by means of spermatogenic activity of the torsioned testes between ‘G1 and G2’ (p: 0.005), ‘G1 and G3’ (p: 0.004), and ‘G2 and G3’(p: 0.02) groups. For the contralateral testes; the differences between ‘G1 and G2’(p: 0.003) and ‘G1 and G3’ (p: 0.007)were significant.
CONCLUSION: Unilateral testicular torsion-detorsion causes permanent damage in ipsilateral testes. Diclofenac partially prevented this injury. After sufficient investigations, its use in patients with testicular torsion can be beneficial.

2.
İnvajinasyonda oluşan iskemi/reperfüzyon hasarıına trapidilin koruyucu etkileri
The protective effect of trapidil on ischemia/reperfusion injury in intussusception
Murat Çakmak, Tutku Soyer, Şebnem Ayva, Günnur Dikmen, Hülya Akman
Sayfalar 12 - 16
AMAÇ: Platelet-derivated-growth faktör inhibitörünün (Trapidil) invajinasyona bağlıı iskemi reperfüzyon hasarıınıı önleyici etkinliğini değerlendirmek üzere deneysel bir çalıışma yapılmıştır.
YÖNTEMLER: Ağrlıklarıı 200-250 g olan, her iki cinste 60 Wistar albino rat çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubunda (KG, n: 15), ileoçekal valvin 20 cm proksimaldeki 2 cm’lik barsak segmenti, intraperitoneal NaCl infüzyonunu takiben çıkartıldı. İnvajinasyon grubunda, invajinasyon modeli (IG, n: 15) ileoçekal valvin 20 cm proksimalindeki barsağıın distaldeki barsağa doğru stile yardımıyla itilmesi ile elde edildi. İnvajinasyon 4 saat sonra ileoçekal valvden 20 cm proksimaldeki 2 cm’lik barsak segmenti çıkartıldı. İnvajinasyon-reperfüzyon grubu (IRG, n: 15) IG’ye benzer şekilde invajinasyon oluşturulduktan 4 saat sonra reperfüzyona izin verilerek elde edildi. Bu grupta barsak örneklenmesi reperfüzyondan 4 saat sonra yapııldıı. Son grupta (TG, n: 15), Trapidil (40 mg/kg) İRG’a benzer şekilde iskemi/reperfüzyon oluşturulduktan ve reperfüzyondan bir saat önce intraperitoneal olarak verildi. Bu grupta da barsak segmenti reperfüzyondan 4 saat sonra çıkarıldı. Gruplarda ileoçekal valvden 20 cm proksimalden 2 cm’lıık barsak örnekleri histopatolojik değerlendirme için alıındıı. Örnekler ayrııca oksidatif hasar belirteçleri (katalaz, glutatyon peroksidaz- G-px, superoksit dismutaz-SOD ve malondialdehit-MDA) açısından da değerlendirilmiştir.

BULGULAR: Histopatolojik değerlendirmelerde KG’de hasara rastlanmazken, diğer gruplarda yüksek evreli barsak hasarıı izlenmiştir (p<0.05). Ancak IG, IRG ve TG arasıında histopatolojik evre bakımından anlamlı fark bulunmamaktadır. MDA seviyeleri deney gruplarıında KG’e göre belirgin yüksektir. Buna karşıın TG’de MDA seviyeleri, IRG ile karşılaştırıldığında belirgin azalmııştıır (p<0.05). Antioksidan enzimler; katalaz, G-px ve SOD, IG ve IRG’de anlamlı derecede azalmııştıır. IRG ile karşılaştırıldığında, Trapidil verilmesi bu üç enzim düzeyini arttırmıştır (p=0.005, p=0.036, p=.0.02 sırasıyla).

SONUÇ: Trapidil invajinasyona bağlıı iskemi reperfüzyon hasarını katalaz, G-px ve SOD enzim düzeylerini arttıırarak önlemekte ve MDA düzeylerinde anlamlıı azalmaya neden olmaktadır. Fakat benzer sonuçlara histopatolojik değerlendirmelerde ulaşılmamıştır.
OBJECTIVE: An experimental study was performed to evaluate the protective effect of platelet-derivated-growth factor inhibitor (Trapidil) in ischemia reperfusion injury in intussusception.

METHODS: Sixty Wistar albino rats, weighing 200-250 g in both sexes were enrolled into study. In
control group (CG, n: 15), 2 cm of intestinal segment, 20 cm proximal to ileoceacal valve was removed after intraperitoneal NaCl infusion. In intussusception group, intussusception (IG, n: 15) was performed at 20 cm proximal to ileoceacal valve by pushing the proximal intestinal segment distally through a stile. Two cm of intestinal segment was removed 4 hours after intussusception. Intussusception-reperfusion group (IRG, n: 15) was obtained after performing intussusception similar to IG and allowed to perfusion 4 hours after intussusception. In this group, intestinal segment was removed 4 hours after reperfusion. In the last group (TG, n: 15), Trapidil (40 mg/kg) was administered intraperitoneally, one hour before reperfusion, after achiving an ischemia/reperfusion injury similiar to IRG. Two cm of intestinal segments, 20 cm proximal to ileoceacal valve, were removed for histopathologic evaluation. The specimens were also evaluated for oxidative injury markers (catalase, glutathione peroxidase-G-px, superoxide dismutase-SOD, and malondialdehyde-MDA).

RESULTS: Although histopathologic evaluations revealed no intestinal injury in CG, other groups showed higher grades of intestinal injury (p<0.05). Though, there was no difference in histopathologic grades between IG, IRG and TG groups. MDA levels were significantly increased in experiment groups when compared to CG. But, significant alteration in MDA levels was detected in TG, when compared to IRG (p=0.00). Antioxidant enzymes; Catalase, G-px and SOD, significantly decreased in IG and IRG. Trapidil administration increased the levels of these three enzymes when compared to IRG (p=0.005, p=0.036, p=.0.02 respectively).
CONCLUSION: Trapidil prevents ischemia-reperfusion injury in intussusception by increasing catalase, G-px, SOD levels and causes a significant reduction in MDA levels. However, similar results was not found in histopathologic findings.

3.
Travma ile getirilen hastalarda saptanan ek patolojiler
Associated pathologies in patients with trauma
Ali Sayan, Ahmet Arıkan, Sefer Tolga Okay, Yağmur Arpaz, Özge Atacan
Sayfalar 17 - 23
AMAÇ: Çocukların genellikle ihmal edildiği toplumumuzda künt travma öncesi bilinmeyen önemli morbidite hatta mortalite nedeni olacak değişik patolojiler travma ile farkedilebilir. Yazımızda, künt travma ile getirilen ve yapılan açınsamalar ile fizik bakıda ek patolojiler saptanan hastalar, hastanın bulgularının ayrıntılı yorumlanmasının önemini vurgulamak amacıyla sunulmuştur.


YÖNTEMLER: Ocak 1995-Ekim 2007 arasında kliniğimize travma sonucu getirilerek ek patoloji saptanan 2-14 yaşlarında (ortalama 7,2) 64 erkek, 43 kız hasta geriye dönük değerlendirilmiştir. Hastalara inceleme için ayakta direkt karın grafisi (ADKG), iki yönlü akciğer grafisi, ultrasonografi (USG), dopler ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi (BT), intravenöz ürografi (IVU), manyetik rezonans ürografi (MRÜ) ve sintigrafi yapılmıştır.
BULGULAR: Künt genel vücüt travması nedeniyle getirilen ve ek patoloji saptanan hastaların travma nedeni, 51’inde trafik kazası, 56’sında yüksekten düşme olarak belirlenmiştir. Hastaların tümünün öyküsünde saptanan ek patolojinin daha önceden bilinmediği öğrenilmiştir. Hastalarda saptanan ek patolojiler; üriner sistem patolojileri (73 hasta) ve diğer patolojiler (34 hasta) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Fizik bakı, rutin idrar incelemesindeki mikroskobik hematüri, karın travmalarında rutin yapılan USG, ADKG ek patolojilerin ortaya çıkmasını sağlayarak ileri açınsamalara yönlenilmesini sağlamıştır. Diğer ek patolojiler grubundaki 5 hastanın fizik bakısında 4’ünde karının sağında, 1’inde solundaki; 2’si suprarenal, 3’ü renal kitle tümüyle çıkarılmış, histopatolojik incelemede renal kitlelerin Wilms tümörü, suprarenal kitlelerin ise nöroblastoma ve gangliyonöroblastoma olduğu belirlenmiştir. Travma sonrası yaygın döküntüler oluşması nedeniyle getirilen 10 hastanın açınsamalarında değişik boyutlarda perfore kist hidatik saptanarak, acil kistektomi uygulanmıştır. Travma sonrası yaygın karın ağrısı olan hastaların 5’inde over kisti perforasyonu, 3’ünde ise over kisti torsiyonu saptanarak acil ameliyata alınmıştır. Yine over kisti olduğu görülen 4 hasta ameliyat edilmiş, 2 hasta ise kist boyutunun küçük olması nedeniyle izleme alınmıştır. Ayrıca hiatus hernisi saptanan 5 hasta, ileri açınsamaların ardından ameliyat edilmiştir. Wilms tümörü çıkarılan ve V.Cava içinde trombüsü temizlenen bir hasta kaybedilmiştir. Diğer hastaların izlemi sürmektedir.

SONUÇ: Travma hastalarında, ailenin bilmediği veya önceden bilinmeyen ek patolojiler olabileceği düşünülerek belirtiler ve bulgular bir bütün olarak yorumlanmalı; gerekirse ileri açınsamalar ile patoloji kesin olarak ortaya konulmalıdır. Böylece organ kaybı oluşturacak hatta yaşamı tehdit edebilecek patolojilerin tanınması ve gerekli girişimlerin yapılması ile hastalardaki morbidite ve mortalite oranlarının azaltılacağı düşüncesindeyiz.

OBJECTIVE: Children may have important pathologies which are not identified but will influence the mortality and morbidity of the traumatic event. In this report we aim to emphasize the importance of a thorough physical examination, and evaluation of all of the findings, even those which seem not to be related with the event in blunt trauma patients.


METHODS: We retrospectively reviewed the trauma patients admitted to our emergency department between January 1995-October 2007. Of these, 107 patients (64 male, 43 female) age ranging between 2-14 years (mean 7,2 years) had other associated findings not directly related with the trauma. Further investigations plain abdominal x-ray, included ultrasonography (USG), computerized tomography (CT), intravenous urography (IVU), magnetic resonance urography (MRU) and scintigraphy.
RESULTS: The etiology of the blunt trauma in patients with associated findings was traffic accident in 51, falls in the other 56 patients. Neither the patient nor the parents had informed about the coincidental finding in the history. The additional findings were grouped into urinary system findings (n: 73) and other pathologies (n: 34). Additional findings were identified on physical examination, or with interpretation of results of tests made on routine basis in blunt trauma patients like urine analysis, plain abdominal x-ray, or abdominal USG, which lead us to further evaluate the patient. In the other group, abdominal mass was detected on routine physical examination in 5 patients (4 on the right, 1 on the left side). During the surgery of these patients 2 adrenal and 3 renal masses were completeley resected; the histopathologic examination of the renal masses was reported as Wilms tunor; and of the adrenal masses as neuroblastoma and ganglioneuroblastoma. Ten patients who developed rashes after blunt surgery, were diagnosed as perforated hydatic cysts and cystectomy was performed. Of the patients who had posttraumatic generalized abdominal pain, ovarian cyst rupture was diagnosed in 5 and ovarian cyst torsion in 3 of the patients. Four of the other cases with ovarian cysts were operated and the other two who had smaller cysts were followed up. Five patients with hiatal hernia were operated. One patient which was operated for Wilms tumor and thrombectomy of the inferior vena cava died during postopertive period. All the other patients are still on follow-up.
CONCLUSION: Trauma patients should always be considered to have additional problems that even the patients and the parents are not aware of. We propose that in all trauma patients, a thorough physical examination should be made and the findings together with the laboratory and radiologic studies should be evaluated for the definite problem. This will help us to identify life threatening pathologies and thus leading to a decrease in mortality and morbidity.

4.
Kalın bağırsak manometrisi: Türkiye’den ilk deneyim ve sonuçlar
Colonic manometry: The preliminary experience and results from Turkey
Billur Demiroğulları, Sinan Sarı, Ödül Eğritaş, S. Cüneyt Karakuş, İ. Onur Özen, Buket Dalgıç, Kaan Sönmez, Nuri Kale, A. Can Başaklar
Sayfalar 24 - 29
AMAÇ: Kalın barsak motilitesi hakkında bilgi sahibi olmak için manometri çalışmaları giderek daha çok önem kazanmaktadır. Ülkemizde ise şimdiye kadar bu konuyla ilgili bir çalışma bildirilmemiştir. Bu sunumda altı olguyla ilgili kalın bağırsak manometri (KMN) deneyimlerimizi paylaşmayı amaçladık.


YÖNTEMLER: Genel anestezi altında kolonoskopi eşliğinde 8 kanallı kateter çekuma kadar gönderilmeye çalışılarak kalın bağırsağa yerleştirildi. En az 8 saat boyunca kalın bağırsak aktiviteleri izlendi. İzlem süresince açlık, tokluk ve lavman sonrası kayıtlar alınarak işleme son verildi.

BULGULAR: İlk olgu; 17 yaş, kız, doğduğundan beri müdahalesiz dışkılayamıyordu ve megarektosigmoidi vardı. Sigmoidin yukarısında ilerleyici bağırsak hareketi izlenmesine rağmen, altındaki genişlemiş kısımda hiçbir hareket izlenmedi ve bu bölge daha sonra çıkarıldı. İkinci olgu; 11 yaşında, erkek, bebekliğinden beri hiçbir tedaviye yanıt vermeyen dışkı kaçırması ve megarektumu vardı. Yapılan inceleme sonrasında kabızlıkla seyreden irritable barsak sendromu olduğuna karar verildi ve tegaserod tedavisi uygulandı. Üçüncü olgu; 8 yaş, erkek, opere anorektal malformasyondu ve kalıcı transvers kolostomisi vardı. Kullanılmayan distal bağırsağın aktivitesi manometri ile değerlendirildikten sonra aileye kolostominin kapatılması önerildi. 4. olgu; 6 yaş, erkek, bebekliğinden beri dışkılayamama ve giderek artan uyuma yakınması vardı. Manometri çalışmasında anormal yapıda ilerleyici bağırsak hareketi saptanan olgu takibe alındı. 5. olgu; 5 yaş, erkek; lenfositik lenfoma tanısı ile tedavi almakta olan hastada giderek artan kalın barsak tıkanıklığı bulguları vardı. Manometrisinde ilerleyici bağırsak aktivitesi izlenmeyen hastada paraneoplastik bir durum olabileceği düşünüldü. Son olgu; 17 yaş, kız; kloakal malformasyon nedeniyle daha önce opere edilmiş, ancak halen kolostomisi kapatılmamıştı. Çalışmada spastik, motor kompleks tarzı ilerleyici kasılmalar izlendi ve kolostominin kapatılması önerildi.


SONUÇ: Diğer tetkikler kullanılmasına rağmen, ileri değerlendirme gerektiren seçilmiş olgularda, kalın bağırsak motilitesi hakkında direkt olarak bilgi veren KMN çalışmaları yardımcı olmaktadır.
OBJECTIVE: Recently, colonic manometry (CM) studies have been used increasingly in order to get more information about colonic motility. No CM study has not been reported from Turkey before, so, in this study we aimed to share the preliminary results of our department.


METHODS: An eight-channel catheter was inserted into the colon via colonoscope under general anesthesia. At least eight hours colonic activities were recorded continuously. During the study, mainly, fasting and post-prandial periods and post-enema response were recorded.
RESULTS: The first case was a 17 years old girl at and had severe constipation with megarectosigmoid. Although peristaltic activity was recorded proximal to the sigmoid, there was no peristaltism in dilated rectum and sigmoid, and later this part was removed. The second case was an 11 years old boy with soiling and megarectum unresponsive to any treatment since infancy. After CM, irritable bowel syndrome with constipation was identified and tegaserod was administered. The third case was an 8 years old boy with repaired anorectal malformation and permenant transverse colostomy. After evaluation of unused distal part of the colon, closure of the colostomy was advised to the parents. The fourth case was a six years old boy with difficulty of defecation since infancy and increasing narcolepsy. Abnormal propulsive activities were determined in his CM study and he was taken to the follow-up. The fifth case was a 5 years old boy with lymphoma and gradually increasing obstruction of the colon. There was not any propulsive activity during the CM study. This patient was thought as having paraneoplastic syndrome. The last case was a 17 years old girl with repaired cloacal malformation and transverse colostomy. Motility of distal colon was evaluated prior to colostomy closure and contractions like propagating spastic motor complex were observed.
CONCLUSION: CM, in spite of its invasiveness, is a very useful study, especially in selected cases whose colonic motility cannot been evaluated by the other methods.


5.
Kısa segment Hirschsprung hastalığında myektomi ve sfinkteromyektomi
Myectomy and sphincteromyectomy for short segment Hirschsprung’s disease
Ünal Adıgüzel, İrfan Kırıştıoğlu, Hasan Doğruyol
Sayfalar 35 - 39
AMAÇ: Kısa segment Hirschsprung hastalığının (KSHH) tedavisinde myektomi/sfinkteromyektomi (M/S) modifikasyonları kullanılmaktadır. Bu çalışmada KSHH’da M/S yapılan olgular, demografik, klinik ve M/S sonrası sonuçlar ve takip açısından analiz edildi.


YÖNTEMLER: 1997’den 2009’a kadar, 20 olguya KSHH tanısıyla M/S yapıldı. Olgular hikâye, fizik muayene bulguları, preoperatif lavman opaklı kolon grafisi, anorektal manometri, rektal biyopsi sonuçları ve postoperatif takip açısından geriye dönük olarak tarandı.
BULGULAR: Çalışma grubu 13 erkek 7 kız olup, yaş ortalaması 36 ay (1ay-10 yaş) idi. En sık başvuru şikâyeti kronik konstipasyondu (% 75). Bunu sırasıyla, karın şişliği ve kusma (% 20) ve kötü kokulu ishal (% 5) takip etmekteydi. Hikâyede gecikmiş mekonyum pasajı (>48 saat) 8 (% 47) olguda mevcuttu. Fizik muayenede olguların 9’unda (% 45) rektal veya karında fekalom, 3’ünde (% 15) karında şişlik ve 3’ünde (% 15) rektal tuşe sonrası fışkırır tarzda gaz/gayta çıkışı saptandı. Diğer 5 olgunun fizik muayenesi normaldi. Lavman opaklı kolon grafisinde 19 olguda rektal dilatasyon gözlendi. Bu olguların 10’unda (% 53) rektumda transizyonel zon mevcuttu. Baryum retansiyonu ise 17 (% 85) olguda saptandı. Anorektal manometri yapılan 17 olgunun 15’inde (% 89) rektoanal inhibitör refleks alınamazken, 3’ünde (% 17) anal hipertoni de mevcuttu. Hirschsprung hastalığı tanısı 10 olguda (% 50) myektomi öncesi rektal biyopsi ile konurken, diğer olgularda frozen section ile peroperatuar konuldu. Anal hipertoni saptanan 3 olguya sfinkteromyektomi diğer tüm olgulara sadece myektomi yapıldı. Rektal myektomide çıkarılan kas şeridinin uzunluğu 2-8 cm arasında (ort.: 4,1 cm) değişmekteydi. Kas şeridinin distal ucu tüm olgularda aganglionik iken, proksimal uç 13 (% 65) olguda ganglionik, 7 olguda ise aganglionikti. Aganglionozis saptanan olgulardan ikisine definitif cerrahi uygulanırken diğerleri takibe alındı. Postoperatif takip süresi ortalama 17 ay olup, 9 olguda ortalama 3 ay süren laksatif ihtiyacı oldu. Diğer olguların takibi problemsizdi.
SONUÇ: Kısa segment Hirschsprung hastalığında myektomi etkili ve az invaziv bir tedavi yöntemidir. Anal hipertoninin eşlik ettiği olgularda sfinkteromyektomi tercih edilmelidir. Myektomide çıkarılan kas şeridinin proksimali aganglionik gelse bile definitif cerrahi klinik semptomları düzelmeyen olgularda planlanmalıdır.
OBJECTIVE: Modification of myectomy/sphincteromyectomy could be useful in the surgical treatment for short-segment Hirschsprung’s disease (SSHD). This study analyzed the outcome of M/S in SSHD for demographic, clinical findings and results and follow-up after M/S.


METHODS: From 1997 to 2009, 20 children were treated with M/S for SSHD. They were retrospectively screened on the basis of history, examination results, preoperative barium enema (BE) study, anorectal manometry and rectal biopsy findings and postop follow-up.
RESULTS: The study group included 13 boys and 7 girls with a mean age of 36 months (1 month to 10 years). The most common symptom was chronic constipation without soiling (75 %). Others were abdominal distension and vomiting (20 %) and enterocolitis (5 %). Delayed meconium passage (>48 hours) was found in 8 (47 %) patients. Physical examination findings; rectal and/or abdominal fecaloma in 9 (45 %) patients, abdominal distention in 4 (20 %) patients, passage of gas and feces after rectal examination in 3 (15 %) patients. The remaining patients had normal physical examination. Preoperative BE showed rectal dilatation in 19 cases, while narrow segment was only detected in 10 patients (53 %) with low cone position. Barium retention, more than 24 hours, was found in 17 (85 %) patients. An anorectal manometry revealed lack of rectoanal inhibitory reflex in 15 (89 %) patients. Anal hypertonia was only found in 3 (17 %) patients. The diagnosis of SSHD was proven histopathologically (preoperative rectal biopsy in 10 (50 %) patients, others perioperative frozen section biopsy). A simple myectomy was performed in all patients except 3 cases who had anal hypertonia. In these cases were treated by sphincteromyectomy. The length of the rectal muscle strip ranged from 2 to 8 cm (mean: 4.1 cm). Distal end of the strips revealed aganglionosis in all cases but, normal ganglia were seen at the proximal end of the strip only in 13 (65 %) cases. Two of the remaining patients were treated with definitive surgery. Others underwent clinical observation. Average follow-up was 17 months. Laxative treatment was only required in 9 patients during 3 months. Remaining patients are symptom-free.
CONCLUSION: Myectomy is an effective and minimal invasive treatment for SSHD. If the patient has anal hypertonia, sphincteromyectomy can be performed. If the proximal end of the strip is aganglionic, definitive surgery can be delayed until persistent clinical findings develop.

OLGU SUNUMU
6.
Prune-Belly sendromlu çocuklarda basit ve etkili bir abdominoplasti yöntemi: Vertikal median plikasyon
A simple and effective method for abdominplasty in children with prune-belly syndrome: Vertical median plication
Dinçer Avlan, Gökhan Gündoğdu, Ali Delibaş, Ali Naycı
Sayfalar 40 - 44
Prune Belly sendromu karın kaslarında zayıflık, bilateral inmemiş testis ve üriner sistem anomalilerini içeren bir komplekstir. Karın kaslarındaki zayıflığı düzeltmek için çeşitli abdominoplasti yöntemleri tanımlanmıştır. Vertikal median plikasyon en az travmatik olan ve karın içerisinde cerrahi işlem yapılmayacak olan hastalarda da uygulanabilen, ancak yeterince popularize olmuş bir yöntem değildir. Bu çalışmada, bu teknikle ameliyat edilen 3 hastanın sonuçları sunularak yöntemin etkinliğinin hatırlatılması amaçlanmıştır.

Prune-Belly sendromu tanılı 3 erkek hastanın tıbbi kayıtları geriye dönük olarak incelenmiştir. Her 3 hastaya cerrahi girişim olarak bilateral orşiopeksi, bilateral üreteral rekonstrüksiyon yapıldı. Batın duvarı zayıflığı, batın kapatılmasını takiben kot kavsinden başlayıp pubise kadar rektus kasının lateral kenarından geçen devamlı prolen dikişle yapılan plikasyon ile düzeltildi.

Ameliyat sonrası bir hastadaki geçici umblikal iskemi dışında ciddi bir komplikasyona rastlanmadı. Her 3 hastada da hem kozmetik hem fonksiyonel sonuçlar aile ve cerrah için tatmin ediciydi. Prune-Belly sendromunda uygulanan vertikal median plikasyon basit, az travmatik ve etkin bir yöntemdir. Kısıtlı klinik deneyimimize rağmen, prune belly sendromlu hastalarda abdominoplasti için bu yöntemin akılda tutulmasının yararlı olacağını düşünmekteyiz.
The prune belly syndrome (PBS) is a complex of anomalies, consisting of abdominal wall deficiency in muscular tissue, bilateral cryptorchidism and urologic abnormalities. Various abdominoplasty techniques have been described to improve the abdominal wall deficency. Vertical median plication is a minimal invazive technique and it can be used in patients who do not require a concurrent intra-abdominal surgical procedure, but it is not popularised sufficiently. In this study, it is aimed to review the efficacy of this method, and present the results of 3 patients who underwent to operation with this technique.

We have retrospectively reviewed the medical records of 3 boys with prune belly syndrome. Bilateral orchidopexy and urinary tract reconstruction were performed in all 3 patients as a surgical procedure. The abdominal flaccidity was corrected with a plication technique in which continious prolen sutures were used of the lateral margin of the rectus muscle on both sides between the costal margin to the pubis, after closure of the abdomen.

No serious complication was encountered in the postoperative period, except temporary umblical ischemia in one patient. In all 3 patients, both the cosmetic and functional results were excellent and satisfactory to parents and surgeons. Vertical median plication in prune-belly syndrome is a simple, minimal invazive and effective technique. In spite of our limited experience, we suggest that the it will be useful to keep this technique in mind for abdominoplasty in prune-belly syndrome.

ARAŞTıRMA
7.
Künt travmaya bağlı abdominal yaralanması olan çocuklarda geç hemotoraks
Delayed hemothorax complicating blunt abdominal injury in children
Musa Abeş, Bülent Petik
Sayfalar 45 - 48
AMAÇ: Künt travmaya bağlı abdominal yaralanma (KTBAY) nedeniyle takip edilen bazı olgularımızda geç dönemde hemotoraks gelişti. Abdominal yaralanma sonrası gelişen geç hemotoraksın (GH) ender karşılaşılan bir komplikasyon olması nedeniyle, bu olguların kayıtları geriye dönük olarak değerlendirildi.


YÖNTEMLER: Kliniğimizde Ocak 2006 ile Mart 2009 arasında KBAY ve GH nedeniyle takip edilen tüm olguların kayıtları geriye dönük olarak değerlendirildi. Başlangıçta toraksa ait fizik muayene, akciğer grafisi ve tomografi bulguları normal olan ve daha sonra hemotoraks gelişen olgular GH olarak değerlendirildiler.
BULGULAR: Bu dönemde KBAY olan 44 olgu (32 erkek ve 12 kız) görüldü. 5 olguda (% 11,36) GH gelişti. GH gelişen olguların ortalama yaş 6,8 yıldı (3 ile 10 yaş arasında değişiyordu). Başlangıçta olguların tümünde göğüs fizik muayene ve radyolojik bulgular normaldi. Takip periyodunda, olguların tümünde dispne, taşipne, göğüs ağrısı ve karın ağrısında şiddetlenme ortaya çıktı. Olgulara arka-ön akciğer filmi çekildi ve 2 olguda hemotoraks tespit edildi. Klinik bulgulardan dolayı diğer 3 olguya yine çekilen toraks tomografisiyle hemotoraks tespit edildi. GH dalak yaralanması olan 3 olguda solda, karaciğer yaralanması olan 1 olguda sağda ve hem karaciğer hem de dalak yaralanması olan 1 olguda her iki tarafta gelişti.


SONUÇ: Künt travmaya bağlı abdominal yaralanması olan bazı olgularda GH gelişebilir. Başlangıçtaki normal fizik muayene ve radyolojik bulgular takip periyodunda gelişebilecek hemotoraksı ekarte ettirmez. Klinisyen, takiplerinde karın ağrısı artan, dispne ve taşipne gelişen KTBAY olan olgularda GH konusunda dikkatli olmalıdır.

OBJECTIVE: Delayed hemothorax (DH) developed in the some of our patients who had blunt abdominal injury (BAI). DH complicating blunt abdominal injury is a rare condition. Therefore the medical records of the patients were retrospectively reviewed.


METHODS: The medical records of all patients hospitalized with diagnosis of isolated BAI and DH in our clinic from January 2006 to March 2009 were retrospectively reviewed. Hemothorax that developed during follow up in the patient who had initially normal physical examination, chest x-ray and chest CT scans was defined as DH.

RESULTS: During this period, 44 patients (32 males, 12 females) with BAI were hospitalized. DH developed in the 5 (11.36 %) patients. Clinical findings for patients who developed delayed hemothorax were as follows. The median age was 6,8 years old (range from 3 to 10 years old). All of the patients had initially normal chest physical examination, radiological signs. Dyspnea, tachypnea, chest pain and increased abdominal pain developed in the all of patients during follow up period. Posterior-anterior chest x-ray was obtained in all of patients. It showed hemothorax in the only 2 of the patients. Because of the clinical signs chest CT scans were obtained again in remaining 3 patients and hemothorax was diagnosed. DH developed in the left hemothorax in the 3 patients with spleen injuries, in the right hemothorax in 1 patients with liver injuries, and in the both hemothoraxes in the 1 patient with spleen injury and liver injury.


CONCLUSION: Delayed hemothorax may develop in the some patients with serious BAI. Initially normal physical examination and radiological signs do not exclude the possibility of developing hemothorax. Clinician should be aware of DH in the patients with BAI who have developed dyspnea, tachypnea and increased abdominal pain during follow up period.


 
 
Copyright © 2021 Türkiye Çocuk Cerrahisi Derneği. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale