TR | ENG ISSN 2667-7024
 
Cilt : 34   Sayı: 3  Yıl : 2020

Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler Online Makale Gönder




 
: 21 (3)
Cilt: 21  Sayı: 3 - 2007
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA
1.
Spina bifida: Doğu Anadolu’daki durum
Spina bifida: Current situation in Eastern Anatolia
Mehmet Saraç, Ş. Kerem Özel, Ahmet Kazez
Sayfalar 116 - 119
AMAÇ: Bu çalışmada bölgemizdeki spina bifidalı (SB) hastaların sorunlarının belirlenmesi ve irdelenmesi amaçlanmıştır.

YÖNTEMLER: Çalışmada 1997-2007 yılları arasında hastanemiz beyin cerrahisi kliniğinde meningomiyelosel nedeniyle ameliyat edilen olgular araştırılmıştır. Klinik kayıtlarından olguların bilgileri toplanmış, telefonları bulunan hastalardan aranıp, kendilerine ulaşılan hastalar ile telefon üzerinden anket çalışması yapılmıştır. Ankette hastaların demografik verileri, şu anki nörolojik ve ürolojik durumları, tedavilerine düzenli katılımı ve yaşadığı sosyal sorunları sorgulanmıştır.
BULGULAR: Hastanemizde başlangıcından beri toplam 223 SB’li hasta primer patolojisi için ameliyat edilmiştir. Bu hastaların 103’ünün (60 erkek, 43 kız) erişim bilgilerine ulaşılmıştır. Telefon ile ulaşılabilen hasta sayısı 86’dır. Bu hastaların 15’i (% 17.4), 4 yaşına gelmeden ortalama 0.66±1.2 yaşta kaybedilmiştir. Anket yapılan hastalar ise ortalama 4.7±4.7 yaştadır (4 gün-18 yaş arası). İdrar kaçırma % 83 hastada, gaita inkontinansı % 71.8 hastada, tam parapleji % 32.4 olguda mevcuttur. Olguların % 31’i daha önce bu sorunlar için hiç değerlendirilmemiş ve % 47.9’u düzenli olarak kontrole gelmemektedir. Ailelerin % 59.2’si durumundan memnun iken, % 97.2’si herhangi bir tedaviye istekli görünmektedir. % 74.6’ı okula gitmemekte ve % 98.6’sı çocuğunu bir okula göndermek istemektedir. Ulaşılabilen olguların % 67.6’sı Spina Bifida Derneği’nin varlığından haberdar değildir. İlimizde 2004 yılı verileri dikkate alındığında SB insidansı 2.6/1000 olarak tespit edilmiştir.
SONUÇ: Bölgemizin önemli sağlık sorunlarından bir tanesi SB gibi kronik bakım gerektiren hastalıklarda yetersiz toplum ve sağlık çalışanı bilgilenmesidir. Bunun sonucu olarak SB nedeniyle erken bebek ve çocuk ölümleri yüksek oranda görülmektedir. Bu bilgilenmenin sağlanması için sağlık politikalarında değişikliğe ve Spina Bifida Derneği aktivitelerinin bölgemizde başlatılmasına gereksinim duyulmaktadır. Özellikle ürolojik ve gastrointestinal sorunları için hastalarımızın tıbbi yardıma gereksinimi bulunmaktadır. Bölgesel sorunlardan bir diğeri de yüksek okuma isteğine rağmen, hastaların çoğunun bu hizmete ulaşamamasıdır.
OBJECTIVE: The aim of this study is to identify and evaluate the problems of spina bifida (SB) patients in our region.

METHODS: In this study, patients who were operated for meningomyelocele in our hospital, Neurosurgery Clinics, between 1997 and 2007 were investigated. Data were collected from clinical records and a telephone questionnaire was filled with parents whose numbers could be found. Demographic data of the patients, current neurological and urological status, their regular attendance for treatment and their social problems were sought.

RESULTS: Totally 223 SB patients have been operated in our hospital. It was possible to reach the access numbers in 103 (60 boys, 43 girls) of the patients. In 86 of them, a telephone communication could be achieved. Fifteen of these patients have died before 4 years of age, at a mean age of 0.66±1.2 years. Patients who have replied the questionnaire had a mean age of 4.7±4.7 years (between 4 days and 18 years). Urinary incontinence was present in 83% of cases, fecal incontinence in 71.8 %, full paraplegia in 32.4 % of cases. Thirty-one percent of cases have not been evaluated for these problems before and 47.9 % of them do not attend their follow-up regularly. Parents were satisfied with their condition in 59.2 % of cases while 97.2 % of them were willing to attend any treatment. Children who did not attend any school formed 74.6 % of cases and 98.6 % of parents were willing to send their child to a school. Parents who could be reached were unaware of the existence of Spina Bifida Association. According to 2004 data of our city, SB incidence was found to be 2.6/1000.

CONCLUSION: One of the most important health problems of our region is insufficient community and health caregiver enlightenment especially in SB that require chronic care. Thus, early baby and child deaths due to SB is high. To achieve this enlightenment, changes in health care policies and commencement of activities of Spina Bifida Association in this region are necessary. Our patients need medical help especially for their urological and gastrointestinal problems. One of the regional problems is the high will for learning but less chance to achieve this service.


2.
Apendektomi yapılan çocuklarda peritoneal sıvı kültürü elde edilecek olguların seçimi
Selection of patients to obtain peritoneal fluid cultures in appendicectomy
Tutku Soyer, Feyza Türkmen, Hülya Akman, Murat Kaya, Öymen Hançerlioğulları, Özkan Cesur, Salih Somuncu, Murat Çakmak
Sayfalar 120 - 123
AMAÇ: Apendektomi sırasında elde edilen peritoneal sıvı kültürlerinin (PSK) postoperatif takibe olan katkısı tartışmalıdır. Apendektomi yapılan çocuklarda PSK alınacak olguların seçimini belirlemek üzere prospektif bir çalışma planlanmıştır.
YÖNTEMLER: Son bir yılda kliniğimizde apendektomi yapılan hastalar; yaş, cinsiyet, karın ağrısı süresi, akyuvar sayısı, peritoneal sıvı kültürü ve antibiyogramları ile postoperatif komplikasyonlar açısından prospektif olarak incelenmiştir. Yaş, cinsiyet, karın ağrısı süresi, akyuvar sayısı ve olguların akut-perfore apendisit olması ile PSK sonuçları karşılaştırılmıştır. Tüm hastalar operasyon sonrası erken (1. ve 3. ay) ve geç (9 aydan sonra) komplikasyonlar açısından takip edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 33 hastanın yaş ortalaması 10 (5-15) yıl olup, kız erkek oranı 1/1.1’dir. Olguların % 63.6’sı akut (n: 21), % 36.4’ü perfore (n: 12) apendisitdir. PSK’da üreme olmayan ve olan olgularda karın ağrısı süresinin ortancası sırasıyla 1 (1-1,24) gün ve 5 (3-10) gün olup, akyuvar sayısı ortancaları ise 13.350 (12.225-18.200) /mm3 ve 15.600 (15.400-27.800) /mm3’dür. Pozitif PSK olguları ile yanlız perfore apendisit olguları ve karın ağrısı süresi ile ilişkilidir (p<0.05, Mann Whitney-U testi). Perfore apendisit olgularında (n: 7), akut apendisitlere (n: 0) oranla pozitif PSK daha sıktır. (p<0.05, ki-kare testi). Antibiyogramlara göre 3 hastada antibiyotik değişlikliği yapılmıştır. Akut apendisit grubunda postoperatif komplikasyona rastlanmazken, perfore apendisit olan hastaların 4’ünde (% 33.3) yara enfeksiyonu, 2’sinde adezif intestinal tıkanıklık (% 16.7) ve birinde (% 8.3) enterokutanöz fistül tespit edilmiştir.
SONUÇ: PSK perfore apendisit nedeniyle ameliyat edilen ve başvuru anında karın ağrısı 3 günden uzun süren hastalarda, postoperatif antibiyotik sağaltımını yönlendirmek amacıyla yapılabilir.
OBJECTIVE: Use of peritoneal fluid cultures (PFC) to postoperative treatment in appendicectomy is controversial. A prospective study was performed to determine the selection of patients to obtain PFC during appendicectomy.


METHODS: Patients who went appendicectomy in our department were evaluted for age, sex, white blood cell counts, duration of adbominal pain, acute or perforated appendicitis, peritoneal fluid cultures and postoperative complications. Age, sex, duration of abdominal pain, white blood cell counts and acute or perforated appendicitis were correlated with PFC results. All patients were followed up for early (1st and 3rd months) and late (after 9th months) complications.
RESULTS: Thirty-three patients were enrolled in the study. Mean age of the patients were 10 (5-15) year and the male female ratio was 1/1.1. The diagnosis of patients were acute appendicitis in % 63.6 (n: 21) of all cases and % 36.4 (n: 12) were perforated. Mean duration of abdominal pain in negative and positive PFC were 1 (1-1,24) day and 5 (3-10) days respectively. Mean white blood cell counts were also 13.350 (12.225-18.200) /mm3 and 15.600 (15.400-27.800) /mm3) in negative and positive PFC. Positive PFC cases were only correlated with perforated appendicitis and duration of abdominal pain (p<0.05, Mann Whitney-U test). In perforated cases (n: 7), positive PFC was more common with respect to acute appendicitis cases (n: 0) (p<0.05, Chi-Square test). Four patients were developed wound infection (% 33.3), 2 patients had adhesive intestinal obstruction (% 16.7) and one had enterocutenous fistula (% 8.3) in perforated cases.
CONCLUSION: In order to determine the suitable antibiotic treatment, PFC should be obtained in cases of perforation and duration of abdominal pain longer than 3 days.

3.
Korozif madde içimine bağlı mide çıkış tıkanıklığı gelişen çocuklarda cerrahi: Eskarektomi + antro-piloroplasti
Escharectomy plus antro-pyloroplasty for gastric outlet obstruction due to corrosive ingestion in children
İrfan Kırıştıoğlu, Burak Tanır, Hasan Doğruyol
Sayfalar 124 - 128
AMAÇ: Koroziv alımına bağlı mide çıkış tıkanıklığı gelişen çocuklar; takip ve tedavi sonuçları ile geriye dönük olarak irdelendi.
YÖNTEMLER: Ortalama yaşları 4,7 olan 2-11 yaş arası 8 çocuk çalışmaya dahil edildi. Kız-erkek oranı 3: 5 idi. Olgular koroziv alımını takiben 2-4 hafta sonra ciddi pilorik ve antral darlık ile kliniğimize başvurdu. Nazogastrik dekompresyon ve total parenteral beslenme verilen 7 günün sonunda elektif oameliyat yapıldı. Cerrahi uygulanan tüm olgularda tama yakın mide çıkış tıkanıklığı mevcuttu.


BULGULAR: Tüm olgular mukozal eskarektomiyi takiben mukozal piloro-antroduodenostomi ve antropiloroplasti ile güvenilir şekilde tedavi edildiler. Olgular ortalama postoperatif 4. gün oral beslendiler ve erken komplikasyona rastlanmadı. Postoperatif 6. ay uygulanan endoskopide 2 olguda gastritis saptandı.
SONUÇ: Mide çıkış tıkanıklığı koroziv alımını takiben erken dönemde oluşmakta, erken cerrahi tedavi ile morbidite ve mortalite azalmaktadır. Mukozal hasarlanmanın pilor ve antrumu içerip içermemesine göre cerrahi tedavinin tipi belirlenmektedir. Antrum ve pilorun canlılığını koruduğu orta dereceli mukozal hasarlanmanın bulunduğu kısmi tıkanıklıklarda basit antropiloroplasti uygulanabilir. Ancak, antrum veya pilorun arka duvarında mukozal fibrozis varsa basit antropiloroplasti zor olabilmektedir. Eğer işleme eskarektomi eklenirse erken gastrik drenaj mümkün olmaktadır.
OBJECTIVE: A retrospective clinical study was performed to determine management and outcome of gastric outlet obstruction (GOO) caused by caustic ingestion in children.
METHODS: Eight children, mean aged 4.7 (2-11 years) with a female: male ratio of 3: 5, presented between 2 and 4 weeks after corrosive ingestion with severe pyloric and antral strictures. Elective surgery was performed in all cases after nasogastric aspiration and TPN administration for 7 days.
RESULTS: All required surgical intervention for near complete gastric outlet obstruction. All patients were treated with mucosal escharectomy and than mucosal pyloro-antroduodenostomy plus antro-pyloroplasty for incomplete gastric outlet obstruction can be done safely. There were no early complication in all patients and fed by orally postop day 4. Length of hospital stay was 5 days. On the follow up, two of the eight patients had gastritis on endoscopy, postop 6 th month.
CONCLUSION: Gastric outlet damage has occurred early after ingestion, and early surgical intervention has decreased the morbidity and mortality. The extent of the mucosal injury and involvement of the pylorus and antrum determined the type of surgical treatment. Antro-pyloroplasty for moderate mucosal injury associated with partially obstructed but still viable antrum and pylorus. But the patient has posterior wall of the antrum or pylorus which has mucosal fibrosis, simple antro-pyloroplasty can be difficult. If ‘escharectomy’ was added the procedure, early gastric drainage can be achived.

4.
Konjenital pulmoner hava yolu malformasyonları: Klinik sorunlar ve tümör gelişimi
Congenital pulmonary airway malformations: Clinical problems and malignancy
Mehmet Yalçın, Didem Baskın, Damlanur Sakız, Canan Tanık, Ali İhsan Dokucu
Sayfalar 129 - 133
AMAÇ: Bölümümüzde konjenital hava yolu malformasyonları ile ilgili karşılaştığımız sorunlar araştırıldı.
YÖNTEMLER: Ocak 1999 ve Aralık 2005 yılları arasında 11 hastaya konjenital pulmoner hava yolları malformasyonu (KPHM) tanısı koyuldu. Hastalar klinik bulgu ve bilgisayarlı tomografi bulgularına göre sınıflandırdılar: akciğer apsesi (5), akciğer kistleri (5), ve akciğer tümörü (1).
BULGULAR: Apseli grupta toplam 12 cerrahi girişim uygulandı. Akciğer kisti ile gelenlerde ise toplam 7 operasyon uygulandı. Ameliyat yinelenen en önemli nedeni artık kist kalmasıydı. Tümörle başvuran hastaya torakotomi yapılarak tümörü çıkarıldı. Genişletilmiş Stocker sınıflandırmasına göre 7 lezyon tip 1, 1 lezyon tip 2 ve 2 lezyon tip 3 olarak sınıflandırıldı. Bir hastada hem tip 1, hem tip 4 lezyon saptandı. Bir tip 1 lezyonun çıkarılmasından sonra pleomorfik sarkom gelişti, bir hastada tip 3 lezyonla birlikte plöropulmoner blastom bulundu. Ortalama izlem süresi 2,5 yıldır. Tümör saptanan iki hasta dışındaki hastalar sağ ve sağlıklıdır.
SONUÇ: KPHM’larında infeksiyon geçirilmiş olması total rezeksiyonu güçleştirmiştir. KPHM eksizyonu sonrasında malignansi gelişimi görülmüştür. Uzun süreli yakın izlem tercih edilmelidir.
OBJECTIVE: Clinical problems and malignancy in congenital pulmonary airway malformations in a single institute was presented.
METHODS: Between January 1999 and December 2005, 11 patients were diagnosed as having congenital pulmonary airway malformations (CPAM). Patients were grouped according to their symtoms and CT findings: lung abscess (n=5), lung cysts (n=5) and chest tumor (n=1).
RESULTS: Total of 12 operative interventions was performed in abscess group. Total of 7 operations were performed in lung cyst patients. Residual cysts were the main indications for repeat operations. The patient with chest tumor had thoracotomy (had underwent) with tumor removal. According to the extended Stocker’s extended classification 7 lesions were classified as type 1, 1 as type 2, and 2 as type 3. One patient had both type 1 and type 4 lesions. Pleomorphic sarcoma arose after the removal of a type 1 lesion and a pleuropulmonary blastoma simultaneously found with a type 3 lesion. Mean follow-up is 2.5 years. All patients except 2 patients with tumors are alive and well.
CONCLUSION: Infection increases operative complications in CPAM. Malignancy can develop even after the excision of the CPAM lesion. Long term follow-up is our preferred management in CPAM patients.

5.
Cerrahi olgularda prenatal tanının postnatal prognoza etkisi
The role of prenatal diagnosis on postnatal outcome in surgical cases
Ayşenur Cerrah Celayir, Alp Gence, Cengiz Gül
Sayfalar 134 - 138
AMAÇ: Literatür bilgileri prenatal tanılı olgularda patolojinin önceden bilinmesi nedeniyle önlemlerin erkenden alınarak preoperatif hazırlıkların kısa sürede tamamlanmasıyla, postnatal morbidite ve mortalite oranlarının azaldığı yönündedir. Bu çalışmada, kliniğimizde interne edilerek tedavi edilen yenidoğanlarda prenatal tanı konulmasının postnatal morbidite ve mortalite üzerine etkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: 32 aylık süre içinde kliniğimizde interne edilen 225 cerrahi patolojili yenidoğanın tüm kayıtları retrospektif olarak değerlendirilerek, prenatal tanılı 99 olgu ve prenatal tanısız 126 olguda elde edilen bulgular karşılaştırıldı.
BULGULAR: Prenatal tanılı ve tanısız olgularda cerrahi ve medikal tedavi oranları, ortalama ameliyat edilme yaşları, ortalama hastanede yatış süreleri ve yaşam oranları açısından yüzdelik dağılımları karşılaştırıldığında sonuçların benzer oranlarda olduğu; yalnızca doğum sonrası ortalama tanı konulma yaşları ve hastalık dağılım oranlarının farklı olduğu saptandı. Her iki grupta sağkalım yönünden prognozun benzer oranlarda çıkmasının gruplar arasında hastalık dağılım oranlarının eşit olmamasından kaynaklandığı düşünüldü.
SONUÇ: Patolojinin prenatal dönemde saptanmasının ebeveyn anksiyetesini artırdığı literatürde bildirilse de hastaların çocuk cerrahına konsülte edilmesi postnatal dönemde erken alınacak önlemler ile tedavide gecikmeyi önleyecek ve prognozu olumlu yönde etkileyecektir.
OBJECTIVE: Neonatal morbidity and mortality rates of prenatal diagnosed surgical patients decrease with immediate postnatal evaluation and early proper preparations and proper time and proper operation. The aim of this study is to describe the effect of the prenatal diagnosis in newborns with the congenital surgical anomalies on their postnatal outcomes.
METHODS: During the 32 month periods between January 01, 2004 and September 01, 2006; 225 surgical newborns interned in our department. We analyzed all records of these patients retrospectively. Prenatal diagnosis were done in 99 cases, 126 cases had not got prenatal diagnosis. All findings were matched between the two groups.
RESULTS: Postnatal diagnosis, and time of operation, and duration of hospitalization and mortality rates were found similarly between two groups; because of late admission to our department in prenatal group. Mortality rate was very similarly between two groups, because of different of patient numbers of the disease in each group. Especially in group one, mortality related to 15 cases with congenital diaphragmatic hernia and multiple congenital anomalies without surgical treatment within the first day, obtain a big disadvantage to this group.
CONCLUSION: Antenatal knowledge of these surgical abnormalities; forewarning the obstetrician and alerting the pediatric surgical team for resuscitation, immediate postnatal evaluation and timely early intervention, the appropriate preparations and measurements can potentially decrease neonatal mortality and morbidity.



6.
Morgagni hernisi: Bir çocuk cerrahisi kliniği deneyimi
Hernia of Morgagni: experience of a pediatric surgical clinic
Çiğdem Ulukaya Durakbaşa, Murat Mutuş, A. Nadir Tosyalı, Varol Şehiraltı, Kaan Maşrabacı, Hamit Okur
Sayfalar 139 - 143
AMAÇ: Morgagni Hernisi ender görülen doğumsal bir diyafragma hernisidir. Sıklığının tüm diyafragma hernileri içinde % 5’ten az olduğu ve çocuklarda daha ender bir tanı olduğu bilinmektedir. Bu nedenle konuyla ilgili yayın sayısı sınırlıdır. Bu çalışmada bir çocuk cerrahisi kliniğinin Morgagni hernileri ile ilgili deneyimi derlenmiştir.
YÖNTEMLER: 1996-2006 yılları arasında ameliyat edilen 8 olgunun ameliyat notları ve dosya kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Hastaların başvuru yakınmaları, tanı yöntemleri, eşlik eden anomaliler, ameliyat bulguları ve ameliyat sonrası izlemleri değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların ortanca başvuru yaşı 24 (4 ay-8 yıl) aydı. 6 (%75) hasta erkek ve 2 (% 25) hasta kızdı. Tanıya götüren yakınmalar 7 olguda sık nefes alma, geçirilmiş akciğer enfeksiyonu ve/veya kusma idi. Yakınmasız 1 olguda başka nedenle çekilen düz radyografi ile şüphelenilmişti. 3 (% 38) olguda Down Sendromu eşlik etmekteydi. Tüm olgularda öncelikli olarak düz akciğer radyografileri çekilmişti. Bunu takiben, yine tüm olgularda üst veya alt sindirim sistemi kontrastlı görüntülemesi ile bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleme yöntemlerinden en az birisi çalışılmıştı. Tüm olgular transabdominal yolla ameliyat edildi. Defekt 5 (% 62.5) olguda sağda, 1 (% 12.5) olguda solda ve 2 (% 25) olguda çift taraflıydı. Tüm olgularda kese çıkarılarak primer onarım yapıldı. Erken ameliyat sonrası komplikasyon veya mortalite görülmedi. Olguların ortanca izlem süresi 7,5 (9 ay-8 yıl) yıldır. Geç nüks görülmemiştir.
SONUÇ: Morgagni Hernisi özellikle çocuklarda subakut solunum yolu bulgularıyla seyreder. Down Sendromu birlikteliği sıktır. Tanıda düz radyografilere ek olarak, BT ya-rarlı bir görüntüleme yöntemidir. Hastalık asemptomatik bile seyretse, tanı konduğunda cerrahi girişim yapılması uygundur. Transabdominal yol özellikle çift taraflı hernilerin onarımında tartışmasız üstünlüğe sahiptir. Cerrahi onarımın kısa ve uzun dönem sonuçları yüz güldürücüdür.
OBJECTIVE: Hernia of Morgagni is a rare form of congenital diaphragmatic hernia. The incidence is less than 5 % of all diaphragmatic hernias. It is more rarely diagnosed in children. Therefore, the reports on this type of defect are scarce. This report gathers the relevant experience of a pediatric surgical clinic.
METHODS: The operative logs and file records of 8 cases operated on between the years 1996 and 2006 are inevstigated. The presenting complaints, diagnostic investigations, associated anomalies, operative findings and postoperative follow up are recorded.
RESULTS: The median age at presentation was 24 months (4 months-8 years). There were 6 (75 %) males and 2 (25 %) females. The presenting complaints were tachypnea, respiratory tract infection and/or vomiting in 7 patients. There was 1 asymptomatic case that was suspected by a plain radiography taken for an unrelevant indication. Associated Down’s Syndrome was detected in 3 (38 %) cases. The initial diagnostic investigation was plain thoracic radiographies. These were followed at least by one of upper and/or lower gastrointestinal tract contrast studies and computerized tomography (CT) investigation. Transabdominal operative route was preferred in all cases. The defect was right-sided in 5 (62.5 %) patients, left-sided in 1 (12.5 %) and bilateral in 2 (25 %). Primary repair followed the removal of the sac in all cases. There was no early postoperative complications or mortality. The median follow up period is 7.5 years (9 months-8 years). No late recurrence occured.
CONCLUSION: Hernia of Morgagni usually presents with subacute airway symptoms in children. Down’s Syndrome association has a high incidence. Direct radiographies as well as CT scanning are helpful in diagnosis. Even in asymtomatic cases, surgery is indicated after diagnosis. Transabdominal route is especially superior in surgical repair of bilateral cases. Both short- and long-term results of surgery are satisfactory.

OLGU SUNUMU
7.
Sürrenal absesi: Olgu Sunumu
Suprarenal abscess: Case report
Seyithan Özaydın, Ayşe Karaman, İbrahim Karaman, Derya Erdoğan, Yusuf Hakan Çavuşoğlu, Mustafa Kemal Aslan, Özden Çakmak
Sayfalar 144 - 146
Çocukluk çağında sürrenal apse ender olarak görülmekle birlikte, erken tanı koyularak uygun şekilde tedavi edilmeleri çok önemlidir. Sürrenal apse sıklıkla kanama sonrası oluşur. Bir haftadır sırtta, sağ yanda fark edilen ve giderek büyüyen şişlik yakınması ile başvuran 3 aylık kız hastada sürrenal apse saptandı. Sınırlı uyuşturma altında drene edilen hastanın izlenmesinde sorun olmadı. Ender görülen bu olgu, literatür eşliğinde tartışıldı.
Although suprarenal abscess in childhood is rare, a prompt diagnosis and appropriate treatment is very important. Adrenal abscess most likely begins with adrenal haemorrhage. A 3-month-old female infant who presented with a one week history of growing right lumbar swelling was detected suprarenal abscess. The patient abscess was drained under the local anaesthesia and postoperative course was uneventful. This rare phenomenon is discussed with literature.

8.
Difallus, penoskrotal transpozisyon ve perineal kitle bulgusu veren son bağırsak duplikasyonu
Diphallus, penoscrotal transposition and partial hindgut duplication which points the symptom of perineal mass
Alaeddin Dilsiz, Müslim Yurtçu, Ercüment Taşpınar, Lema Tavlı
Sayfalar 147 - 150
Mukoza kaplı perineal kitle bulgusu veren kısmi arka bağırsak duplikasyonu, difallusu, penoskrotal hipospadiası ve penoskrotal transpozisyonu olan bir yenidoğan sunuldu. Yenidoğan döneminde perineal kitle eksize edildi, aynı seansta rudimenter fallus da eksize edilerek difallus tedavi edildi. Penoskrotal hipospadias ve penoskrotal transpozisyon altıncı ayda tedavi edildi. Histopatolojik incelemede eksize edilen kitlenin bağırsak mukoza ve müsküler tabakalarını içerdiği saptandı. Bu olgu antenatal dönemde perineye rüptüre olan kaudal duplikasyon sendromunun orta dereceli bir görünümü olarak değerlendirildi.
In a newborn infant with a mucosal-lined perineal mass associated with diphallus, penoscrotal transposition and penoscrotal hypospadias was presented. Perineal mass was excised and diphallus was corrected by excising the rudimanter phallus at same time. Penoscrotal transposition and hypospadias were corrected later. The histopathological examination revealed that the mucosal-lined perineal mass contained the intestinal tissue which consist of tunica muscularis and mucosa. This case was evaluated as a mild form of the caudal duplication syndrome that had ruptured antenatally through the perineum.

9.
İnternal juguler flebektazi: İki Olgu Sunumu
Internal Jugular Phlebectasia: Report of two cases
Bülent Akçora, Sinem Karazincir, Ali Balcı, İyad Fansa, Abdülkerim Temiz, Özlem Sangün
Sayfalar 151 - 153
İnternal juguler flebektazi (İJF) genellikle ağlama, öksürme ve Valsalva gibi intratorasik basıncı artıran manevralar sırasında, boyunda belirgin hale gelen şişlik şeklinde kendini gösterir. Burada birisi kendiliğinden gerileyen iki İJF olgusu sunulmuştur. Her ne kadar bu lezyonların çoğu cerrahi olarak eksize edilse de, asemptomatik vakalar konservatif olarak izlenmelidir.
Internal jugular phlebectasia usually presents as a neck mass that increases in size with maneuvers, which increase intrathoracic pressure such as crying, coughing and Valsalva. We presented two cases of phlebectasia of internal jugular vein in children with spontaneous regression in one of them. Even though most of these lesions have been excised surgically, the treatment of choice should be conservative as long as asymptomatic.

ARAŞTıRMA
10.
Çocuklarda düşük akımlı priapizm
Low-flow priapism in children
Esra Özçakır, Belgin Yavaşçaoğlu, Osman Dönmez, Abdülkadir Ercan, Emin Balkan
Sayfalar 154 - 157
AMAÇ: Priapizm cinsel etkinlik ile ilişkili olmayan sürekli ve ağrılı penil ereksiyondur. Çocukluk çağında seyrek olarak görülür. Yüksek ve düşük akımlı olarak iki türü bulunmaktadır. Yüksek akımlı priapizmler sıklıkla perineal travmalara sekonder olarak görülmektedir. Düşük akımlı priapizme neden olan çok sayıda etiyolojik faktör tanımlanmıştır. Düşük akımlı priapizm nedeniyle takip ve tedavi edilen 4 olgunun sonuçlarını irdelemektir.
YÖNTEMLER: Kliniğimizde 2004 ve 2007 yılları arasında 4 priapizmli olgu görülmüş ve yatırılarak tedavi edilmiştir. Olguların ikisinde orak hücre anemisi, periton dializi uygulaması ve antihipertansif kullanımı gibi spesifik etyolojik nedenler saptanmış, diğer ikisinde ise herhangi bir neden saptanamamıştır.
BULGULAR: Düşük akımlı priapizm tanıları anamnez, fizik muayene, penil dopler ve intrakorporeal kan gazı analizi sonucunda konulmuştur. İki olguda nedene yönelik spesifik tedaviler uygulanmıştır. Birinci olguda intrakavernöz aspirasyon ve adrenalin enjeksiyonu ile sonuç alınamamış, modifiye spongio kavernöz şant uygulaması ile başarılı olunmuş ve işlem sonrası hemen detümesans sağlanmıştır. İki olguda yukarıdaki uygulamalara yanıt alınamaması üzerine kaudal epidural blok ile saatler içerisinde detümesans sağlanmıştır. Dördüncü olguda ise yukarıda belirtilen uygulamalardan sonuç alınamaması üzerine safeno-kavernöz şant uygulaması gerçekleştirilmiş ve hemen detümesans görülmüştür.
SONUÇ: Düşük akımlı priapizmli olguların tedavisinde birincil seçenek etiyolojik nedene yönelik spesifik tedavi olmalıdır. Nedene yönelik tedaviye yanıtsız durumlarda intrakavernöz aspirasyon ve adrenalin enjeksiyonu ve ardından minimal invaziv bir girişim olan modifiye spongio kavernöz şant uygulaması denenebilir. Kaudal epidural blok modifiye şantın yetersiz kaldığı durumlarda uygulanabilen etkin bir tedavi modalitesidir. Tüm bu tedavilere yanıtsız olgularda ise seçilecek yöntem safeno-kavernöz şant gibi cerrahi prosedürler olmalıdır.
OBJECTIVE: Priapism is a sustained, unwanted, and painful erection usually unrelated to sexual activity. It is rarely seen in children and is classified as either low-flow or high-flow. High flow priapism usualy seen secondary to perineal trauma. So many etiologic factors causing to low flow priapism described. In this report, 4 children followed-up and treated due to priapism are reported.
METHODS: Between 2004-2007, four patients with low flow priapism were seen in our department. One patient had sickle cell disease and the other one were in the peritoneal dialysis program and were taking antihypertensive treatment. Two patients had no specific etiologic factor for priapism.
RESULTS: Low-flow priapism were diagnosed using history, physical examination, penile doppler and intracorporeal blood gas analysis. In two patients, specific treatment for the underlying disease was given. In the first patient needle aspiration with irrigation of two corpora cavernosa using adrenaline solution was done but failed and modified spongio cavernous shunt was successful to achieve detumescence. In two patients caudal epidural block were needed to achieve detumescence in addition to aspiration & irrigation. In the fourth patient none of the above procedures were successful and sapheno-cavernous shunt were carried out to have detumescence.
CONCLUSION: In the management of low flow priapism in children, specific treatment of the underlying disease is highly important. In the failure of the specific treatment of the underlying disease, intracavernous aspiration & irrigation and then modified spongio cavernous shunt which is a minimally invasive treatment must be performed. In failed cases caudal epidural block have to be done. If all of the procedures were failed to achieve detumescence, sapheno-cavernous shunt must be done.



 
 
Copyright © 2021 Türkiye Çocuk Cerrahisi Derneği. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale