TR | ENG ISSN 2667-7024
 
Cilt : 34   Sayı: 3  Yıl : 2020

Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler Online Makale Gönder




 
: 19 (3)
Cilt: 19  Sayı: 3 - 2005
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA
1.
İntestinal iskemi-reperfüzyon modelinde plazma homosistein, vitamin B6, B12 ve folik asit düzeyleri
Serum homocysteine, vitamin B6, B12 and folic acid levels in a rat model of intestinal ischemia-reperfusion
Mehmet Ergün Parmaksız, Ahmet Kazez, Mehmet Ferit Gürsu, Funda Gülcü, Ş. Kerem Özel, Ayşe Aysel Köseoğulları
Sayfalar 101 - 105
GİRİŞ ve AMAÇ: İskemi/reperfüzyon (İ/R) sürecinde glutatyon miktarı artar ve birçok etki gösterir. Bu etkilerden birini de hücrelerde homosistein oluşumunda yer alan sisteini etkileyerek gösterir. Bu deneysel çalışmada intestinal İ/R sırasında, homosistein düzeyleri ve metabolize edilmesinde rol oynayan vitaminlerin durumu araştırıldı.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Ağırlıkları 90-120 gr. arasında değişen, toplam 40 erkek Wistar-albino cinsi prepubertal rat 4 gruba ayrıldı. Grup 1 (kontrol, n=10) kontrol olarak alındı. Bunlara herhangi bir işlem uygulanmadan kan örnekleri alındı. Grup 2 (sham, n=10)’de karın açıldı, superior mezenterik arter (SMA) disseke edilip karın kapatıldı. Grup 3 (iskemi, n=10) SMA kan akımı üç saat süre ile durduruldu. Grup 4 (‹/R, n=10) üç saat durdurulan SMA kan akımı tekrar başlatıldı ve 3 saatlik reperfüzyonun ardından kan örnekleri alındı. Tüm örneklerde plazma homosistein, vitamin B6 ve B12, folik asit düzeylerine bakıldı. Sonuçlar tek yönlü ANOVA, Scheffe ve Tukey HSD testleriyle değerlendirildi.
BULGULAR: İskemi ve İ/R gruplarında homosistein düzeyleri kontrol ve sham gruplarından anlamlı oranda yüksek bulundu (p<0.05). Ancak, iskemi ve İ/R gruplarının sonuçları arasında istatistiksel anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Vitamin düzeyleri arasındaki farklılık da istatistiksel olarak anlamsız bulundu (p>0.05).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Homosistein düzeyi iskemi periyodunda artmaktadır. Homosisteinin metabolizmasında rol oynayan vitaminlerin düzeyleri erken dönemde değişmemektedir. ‹ntestinal iskemik süreçlerde elde edilecek eşik değerler ile klinikte iskeminin derinliğinin belirlenmesi mümkün olabilir.

INTRODUCTION: Glutathione increases during ischemia-reperfusion (I/R) and shows many effects in the pathogenesis of this process. One of its effects is to modulate cysteine, which has an important role in the production of homocysteine in the cells. In this experimental study, the levels of homocysteine during intestinal I/R and the vitamins that play a role in its metabolism were investigated.
METHODS: Forty male Wistar-albino prepubertal rats weighing between 90 and 120 gr. were divided into 4 groups. Group 1 (control, n=10) was taken as control. Blood samples were taken without any applied procedure. In group 2 (sham, n=10) abdomen was opened, superior mesenteric artery (SMA) was dissected and then closed. In Group 3 (ischemia, n=10) SMA blood flow was stopped for three hours. In Group 4 (I/R, n=10) the blood flow was maintained again after cessation for 3 hours and blood samples were taken after 3 hours of reperfusion. In all samples, plasma homocysteine, vitamin B6, B12 and folic acid levels were determined. The results were assessed with One-way ANOVA, Scheffe and Tukey HSD tests.
RESULTS: The increase of homocysteine levels was significant in ischemia and I/R groups when compared to control and sham groups (p<0.05). However the comparison of results between the ischemia and I/R groups was not significant (p>0.05). The difference of the vitamin levels was not significant between the groups, either (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Homocysteine levels increase during ischemia. The levels of vitamins which take part in homocysteine metabolism do not change in the early period. The cutoff levels obtained during intestinal ischemic events can be used to determine the depth of ischemia in clinical practice.

2.
İleoçekal valvin korunmasının bağırsak yetmezlikli hastalarda bağırsak uyumuna etkisi
The affect of the ileocecal valve on intestinal adaptation in children with intestinal failure
Orkan Ergün, Edward Barksdale, Anita Nuccı, Fisun Şenuzun, Jane-ann Yowarski, Faisal Qureshı, David J. Hackam
Sayfalar 106 - 110
GİRİŞ ve AMAÇ: İleoçekal valvin (İÇV) korunmasının bağırsak yetmezliğinde (BY) bağırsak uyum sürecine olan katkısına ilişkin farklı görüşler mevcuttur. Bu çalışmanın amacı İÇV’nin varlığının bağırsak uyumuna olan etkilerinin incelenmesi ve “tam enteral beslenmeye” (TEB) geçişteki etkenlerin belirlenmesidir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 1996-2004 yılları arasında BY tanısı ile gönderilen hastaların veri tabanındaki kayıtları incelenmiş ve hastalar ‹ÇV varlığına göre iki gruba (İÇV+ ve İVC-) ayrılmıştır. Demografik veriler, klinik sonuç göstergeleri ve TEB’ye etki eden faktörler x2, Student-t, ANOVA, Tukey PostHoc ve regresyon analizleri kullanılarak değerlendirilmiştir.

BULGULAR: Toplam 190 hastanın, 93’ü (% 49) İÇV+ gruptadır. BY nedeni arasında nekrotizan enterokolit (n=47; % 24.7), gastroşizis (n=41; % 21.6), jejuno-ileal atrezi (n=27; % 14.7), volvulus (n=25; % 13.2) ve diğerleri (n=54; % 28) yer almaktadır. İÇV+ and İÇV- gruplarda
demografik veriler ve ince bağırsak uzunlukları benzerdir. İÇV- grupta ölüm oranı daha yüksek olmakla birlikte, İÇV varlığının santral kateter infeksiyonu sayısı, “total parenteral nutrisyon” (TPN) süresi, TPN kolestazı, ince bağırsak transplantasyonu gereksinimi ve beden kitle indeksinde değişikliğe etkisi olmamıştır. TEB sağlanan hasta sayısının İÇV varlığı ile ilişkisi belirlenememiştir (İÇV+: % 24; İÇV-: % 17, p=0.3). Regresyon analizi sonucu TEB sağlanmasını etkileyen en önemli faktörün kalan ince bağırsağın uzunluğu olduğu saptanmıştır (tam enteral: 63.79±12.50 cm.; enteral+TPN: 34.25±4.40 cm.; TPN:
26.07±3.99 cm.; p=0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Veriler ışığında İÇV’nin varlığının bağırsak uyumuna bir katkısının olmadığı, en fazla uzunlukta ince bağırsağın korunmaya çalışılmasının daha önemli bir etken olduğu belirlenmiştir.

INTRODUCTION: Controversy exists regarding the preservation of the ileocecal valve (ICV) on improving intestinal adaptation in patients with intestinal failure. The aim of the present study is to examine the affects of the ICV on intestinal adaptation and to determine the factors predictive of attainment of full enteral feeds (AFEF).
METHODS: All patients referred to our institution for management of intestinal failure (1996-2004) were reviewed and divided into those with (ICV+) or without (ICV-) the ICV. Demographic and outcome variables were examined, and a regression analysis was performed to determine factors predictive of AFEF. Statistical analysis was by Chi-square, Student t-test, ANOVA and Tukey Post- Hoc (SPSS 11.0).
RESULTS: Of 190 patients, 93 (49 %) were ICV+. Most common diagnoses were NEC (47; 24.7 %), gastroschisis (41; 21.6 %), jejunoileal atresia (27; 14.7 %) and volvulus (25; 13.2 %). Both ICV+ and ICV- groups had similar demographics and length of small intestine (Table). Although mortality was higher in the ICV- group, ICV did not affect line infections, TPN cholestasis, TPN duration, need for SB transplant or change in body mass index. Strikingly, AFEF was not affected by the presence of ICV (ICV+: 24 % vs.
ICV-: 17 %, p=0.3), and the most predictive factor for AFEF was the length of small bowel remaining (full enteral: 63.79±12.50 cm; enteral and TPN: 34.25±4.40 cm; TPN: 26.07±3.99 cm; p=0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our data indicate that ICV does not influence intestinal adaptation, and supports a strategy of optimizing intestinal length to achieve full enteral feeds in patients with intestinal failure.

3.
Çocuk kasık fıtıklarında laparoskopik “Yüksek Bağlama” deneyimlerimiz
Laparoscopic high-ligation in pediatric inguinal hernia
Haluk Emir, Mehmet Eliçevik, Yunus Söylet, Cenk Büyükünal, Nur Danişmend
Sayfalar 111 - 116
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada kasık fıtığı veya bağlantılı hidrosel nedeni ile yapılan laparoskopik “yüksek bağlama” sonuçlarımız sunulmuştur.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Laparoskopik “yüksek bağlama” (LYB) işlemi sırasında göbek altından teleskop için trokar, göbek pubis arası orta hattan trokarsız karın içine sokulan bir laparoskopik yakalama aleti ve özel hazırlanmış ucu delikli bir çengel kullanılır. Laparoskopik gözlem altında ucunda iplik bulunan çengel, kasık kanalı iç ağzı hizasından bistüri ile periton üzerine kadar yapılan 2 mm.’lik bir kesiden
girilerek fıtık kesesi duktus deferens ve testiküler damarlar dışarıda kalacak şekilde iki aşamada dönülür. Fıtık kesesi etrafından dönülen iplik, vücut dışarısında elle düğümlenerek “yüksek bağlama” işlemi tamamlanır. Göbek altı fasya ve cilt, dikişlerle kapatılır. Diğer 2-3 mm.’lik kesiler “strip” veya doku yapıştırıcı ile kapatılır.

BULGULAR: Kasık fıtığı veya bağlantılı hidrosel tanıları olan, yaşları 2 ay ile 9,5 yıl (ort: 5yıl) arasında değişen, 13 erkek-6 kız, toplam 19 hastada, 22 LYB işlemi yapıldı. Ameliyat sırasında 2 hastada karşı tarafta da fıtık belirlenerek onarıldı. LYB işlemi 8 hastada 2/0 polydioxanone (PDS) ile 11 hastada ise, 2/0 naylon (Prolene) ile yapıldı. Ortalama ameliyat süresi tek taraşı olgularda 39.2 dk.
(20-60 dk.), iki taraşı olgularda ise 55 dk. olarak bulunmuştur. Ameliyat sırasında bir hastada az miktarda cilt altı amfizemi oluştu. Diğer hastalarda, ameliyat sırasında veya ameliyat sonrası erken dönemde sorun belirlenmemiştir. Hastaların ameliyattan 2 saat sonra beslenmelerine izin verildi, aynı gün veya ertesi sabah evlerine gönderildi. Ortalama 22,3 ay (11-32 ay)’lık takiplerinde, LYB için PDS kullanılan 1 hastada (% 4.5) ameliyat sonrası 8. ayda fıtık tekrarı belirlendi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Laparoskopik “yüksek bağlama” işlemi sırasında her iki kasık kanalı ve karın ön duvarının gözlenebilmesi önemli bir üstünlüktür. Deneyimimiz sınırlı olmakla birlikte, işlem çocuklarda kolay uygulanabilmekte, ameliyat sırasında önemli bir sorunla karşılaşılmamaktadır, ancak fıtık tekrarı oranı yüksektir. Yüksek bağlama için emilebilir iplik kullanımının fıtık tekrarında etkili olabileceği düşünüldü.

INTRODUCTION: We present our results with laparoscopic high-ligation (LHL) in children with inguinal hernia or communicating hydrocele.
METHODS: The technique requires one infraumbilical port for telescope, one 3.5mm laparoscopic forceps which is inserted into the abdominal cavity infraumbilically on the midline without trocar, and one special designed hook. Under laparoscopic vision, the hook is inserted through 2 mm skine incision at the level of internal inguinal ring and turned around the hernia sac preperitoneally. After high ligation is completed, infraumbilical fascia openning and skin incision are closed. The other 2-
3mm incisions are closed with strip.
RESULTS: A total of 22 LHL have been performed in 19 patients (6 female, 11 male) with inguinal hernia or hydrocele. The mean age of the patients was 5 years (ranged between 2 monhs to 9.5 years). Contralateral hernia was diagnosed in two patients and fixed at the same session. Polydioxanone (PDS) was used in 8 and Nylon (Prolene) in 11 for high-ligation. The operating time ranged between 20 to 60 minutes (mean, 39.2 minutes) in unilateral cases and 55 minutes in the three bilateral cases. Subcutaneus
emphysema developed in one patient which was minimal and resolved spontaneously. There was no peroperative complication in other cases. All patients were allowed for oral feeding 2 hours after operation and discharged from the hospital on the same or the next day. The follow up period was between 11 to 32 months (mean, 22.3 months); only one patient (%4.5) developed recurrent hernia 8 months after the operation in whom PDS was used for LHL,
DISCUSSION AND CONCLUSION: The technique has the advantage for exploration of contralateral internal ring and anterior abdominal wall. In our limited experience, the technique is easy to perform successfully without complication and there is one recurrence in long term follow up. We think that absorbable material for high ligation is an important factor in hernia recurrence.

4.
Laparoskopik kasık fıtığı onarımı deneyimlerimiz
Our experience with laparoscopic inguinal hernia repair
Gülce Hakgüder, Oğuz Ateş, Meltem Çağlar, Mustafa Olguner, Feza M. Akgür
Sayfalar 117 - 122
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocukluk çağı kasık fıtıklarının geleneksel tedavisi prosessus vajinalisin yüksek bağlanmasıdır. Laparoskopinin yaygınlaşması ile birlikte kasık fıtıklarının laparoskopik onarımına ilgi artmaya başlamıştır. Laparoskopi sayesinde vas deferens ve testisin damarları görülerek prosessus vajinalis bağlanmakta ve olası vas deferens ve damar yaralanmaları engellenmektedir. Biz de kliniğimizde yaptığımız laparoskopik kasık fıtığı onarımı sonuçlarını sunmayı amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 2002 yılından beri yaşları 3 ay ile 10 yaş arası (ortanca 5) olan 18 hastaya (12 erkek, 6 kız) laparoskopik kasık fıtığı onarımı uygulandı. ‹lk 6 hastaya laparoskopi eşliğinde iç halka hizasında prosessus vajinalise 2-0 polydioxanone (PDS, Ethicon, Edinburgh, BK) ile kese ağzı dikiş kondu ve düğüm cilt altına gizlendi. Sonraki 12 hastaya “Deschamps” ile prosessus vajinalis boynuna kese ağzı dikiş kondu. Bu hastaların sekizinde PDS son dört olguda örgülü poliester dikiş (Ethibond, Ethicon,
Edinburgh, BK) kullanıldı.
BULGULAR: İki hasta 3 ve 4 ay sonra yineleyen kasık fıtığı ile başvurdu. Tekrar ameliyat edilen hastalarda yenelemenin resteril sütür materyeline bağlı olduğu anlaşıldı. Bu olgulardan sonra PDS yerine örgülü poliester dikiş materyali Ethibond kullanılmaya başlandı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Laparoskopik kasık fıtığı onarımının güvenli bir şekilde yapılması için ileri laparoskopi deneyimi şarttır. Yeni bir yöntem olduğu için uzun dönem yineleme sonuçları daha bilinmemektedir. Daha az travmatik ve kozmetik sonuçları oldukça iyi bir yöntem olarak alternatif olarak düşünülmelidir.

INTRODUCTION: With the wide usage of laparoscopy, laparoscopic inguinal hernia has become somewhat popular. With laparoscopy vas deferens and testicular vessels can be readily seen, processus vaginalis can be ligated without any harm to aforementioned structures. We herein aim to present our experience with laparoscopic inguinal hernia repair.
METHODS: 18 patients (12 boys, 6 girls) aged 3 months to 10 years (median 5 years) underwent laparoscopic inguinal hernia repair since 2002. Purse string closure at the level of internal inguinal ring has been applied using 2-0 polydioxanone suture (PDS, Ethicon, Edinburgh, UK) to the first 6 patients. Processus vaginalis was closed with Zig maneuver with the help of “Deschamps”. PDS has
been used in the first 8 patients while Ethibond (Ethicon, Edinburgh, UK) has been utilized in the last 4 patients.
RESULTS: No perioperative complication was encountered. Two recurrences were recorded occurring 3 and 4 months later, respectively. These patients were reoperated in open fashion and recurrences were found to result from suture material failure (resterilized PDS breakdown). These failures lead us to use Ethibond thereafter.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Laparoscopic inguinal hernia repair requires advanced laparoscopic skill. There is no data regarding longterm recurrence rate. Laparoscopic inguinal hernia repair should be considered as an alternative treatment modality in repair of inguinal hernias as it is less traumatic and has good cosmetic results.

5.
Az invazif pektus ekskavatum ameliyatı öncesi hastanın antropometrik ölçümlerine göre hazırlanan şablon yardımı ile destek çubuğunun kıvrılması ameliyat süresini kısaltmaktadır
Pectus template dictated by antropometric measurements of individual patients facilitates bending of the support bar for nuss procedure
Gülce Hakgüder, Oğuz Ateş, Mustafa Olguner, Feza M. Akgür
Sayfalar 123 - 126
GİRİŞ ve AMAÇ: Az invazif pektus ekskavatum (PE) onarımı (Nuss ameliyatı) sırasında kullanılan destek çubuğuna genellikle ameliyat sırasında şekil verilmektedir. Farklı olarak kliniğimizde, kullanacağımız destek çubuğu, az invazif PE onarımı ameliyatı öncesi hastanın antropometrik (vücut) ölçümlerine göre hazırlanmış bir şablon üzerinden şekillendirilmektedir. Bu çalışmada, hastaya özel pektus şablonu rehberliğinde destek çubuk şekillendirme yöntemini sunmayı amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Simetrik PE deformitesi olan 7 hastadan, 6, 11 ve 18 yaşlarındaki 3’üne az invazif PE onarımı uygulandı. Destek çubuk ameliyat öncesi kıvrılıp şekillendirildi. Tüm hastalara ameliyat öncesi antropometrik ölçümlerine göre birer şablon hazırlandı. fiablon için gerekli tüm antropometrik ölçümler PE çöküklüğünün en derin olduğu seviyeden bir pelvimetre yardımı ile ölçüldü. Bir bilgisayar yazılım programı yardımı ile bu ölçüm değerlerine göre hastaya özel PE destek çubuk şablonları çizildi. Destek çubukları çizilen bu şablon üzerinden “geyik ayağı” adı verilen çelik destek eğicileri yardımı ile kıvrıldı ve steril edildi. Destek çubuğun göğüs kafesine tam oturmasını sağlamak için, son şekillendirilmesi ameliyathanede hasta genel anestezi altındayken yapıldı. Diğer 4 hasta yaşları nedeni ile halen izlenmektedir.

BULGULAR: Üç destek çubuğunun da ameliyat sırasında son şekillendirmeye nerede ise, gerek kalmayacak şekilde hastaların göğüs kafeslerine uyum sağladığı saptanmıştır.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Az invazif PE onarımı için kullanılacak destek çubuğun ameliyat öncesi hastaların antropometrik ölçümlerine göre hazırlanmış bir şablon yardımı ile şekillendirilmesi ameliyat sırasında destek çubuğun şekillendirmesini hızlandırmaktadır.

INTRODUCTION: Bending of the support bar for minimal invasive repair of pectus excavatum (MIRPE) (Nuss procedure) is usually done intraoperatively. In our institution support bar is bent preoperatively using a template that is dictated by antropometric measurements of individual patients. We herein present our pectus template guided support bar bending technique.
METHODS: Three patients with symetrical pectus excavatum deformities, aged 6,11,18 were operated. Bending of the support bar was accomplished preoperatively. A template was drawn according to the antropometric measurements, all recorded at the level of maximal pectus excavatum depression with the aid of pelvimeter.A template is drawn with the aid of a computer software
using these measurements. Support bars were bent with the aid of a pair of bar benders called “deer hoof” to match the pectus template. The final bending of the support bar is done in the operating room under general anesthesia to ensure the snug fit of the support bar.
RESULTS: All three support bars fitted snugly enough to the thorax countours even before final intraoperative molding.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Preoperative bending of the support bar for MIRPE with the aid of the pectus template dictated by antropometric measurements of individual patients facilitates bar bending. It enables molding of the support bar to its final shape accurately in a short time period.

6.
Anorektal malformasyonlara yaklaşım
Management of anorectal malformations: our experiences in 57 patients
Mete Kaya, Mehmet Emin Boleken, Turan Kanmaz, Selçuk Yücesan
Sayfalar 127 - 130
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı, 6 yıllık dönemde anorektal malformasyonlu çocuklara yaklaşımlarımız ve sonuçlarını sunmaktır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 1998-2004 yılları arasında, 38’i erkek 19’u kız, toplam 57 anorektal malformasyonlu hasta kliniğimize başvurdu. Hastaların anomali tipleri, ilk yaklaşımlarımız, ameliyat türleri ve erken ve geç dönem sonuçları geriye dönük olarak incelendi.

BULGULAR: Hastaların çoğu orta ve yüksek tip anomaliye sahipti. Kızlarda vestibuler fistüllü olgular hariç, orta ve yüksek tip anomaliye sahip tüm olgulara kolostomi yapıldı. Elli yedi hastanın 37’sine kesin düzeltici ameliyat yapıldı. Bunlardan 18’inde “cutback” veya sakroperineal anoplasti, 9 erkek olguda Mollard’ın “anterior perineal pull-through” yöntemi, 2 kızda Rehbein’ın “pullthrough” yöntemi ve 8 olguda PSARP yöntemi uygulandı. Alçak anomaliye sahip 2 olguda kabızlık, orta ve yüksek tip anomaliye sahip
4 olguda kabızlık veya gayta inkontinansı geliştiği görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Serimizde alçak tip anomaliye sahip tüm olgularda ve orta tip anomaliye sahip kızlarda kolostomisiz tek aşamalı anorektoplasti tercih edilmiştir. Yüksek tip anomalilerin onarımında sonuçlar açısından PSARP ve abdominoperineal yöntemler başarılı bulunmuştur.

INTRODUCTION: The aim of the study was to present our series, comprising a consecutive sample of children with anorectal malformations treated over a period of 6 years
METHODS: Between 1998 and 2004, 57 patients with an anorectal malformation (19 females and 38 males) were admitted to our institution. Patient’s data were reviewed according to demographic properties, initial management, operative reports, and early and long term outcomes.
RESULTS: Most of cases had an intermediate or high anomaly. Colostomy as initially management was done in all patients with intermediate and high anomalies in neonatal period, except females with vestibular fistula. A total 37 of 57 cases were repaired definitely, 18 of them were treated with a cutback or sacroperineal anoplasty, 9 boys received Mollard’s anterioperineal pullthrough, 2 girls received Rehbein’s mucosa-stripping endorectal pull-through, and remaining 8 patients received PSARP procedure. Constipation
was detected in two patients with low anomalies, constipation or fecal incontinence developed in 4 patients with intermediate or high anomalies.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the management of anorectal malformations, one stage anorectoplasty without colostomy in boys with low anomalies and in girls with low or intermediate anomalies were preferred in our series. Both PSARP procedure and the abdominoperinal procedures in the repair of high anomalies were found successful.

7.
Çocuk yaş grubu ortopedik yaralanmalara yaklaşımımız: Demografik bir çalışma
Our approach to pediatric orthopedic trauma: A demographical study
Ayşe Nedret Okan, Gökmen Deniz, M. Oğuz Durakbaşa, Cüneyt Erken, Özkan Köse, Mücahit Görgeç
Sayfalar 131 - 135
GİRİŞ ve AMAÇ: Bir yıllık sürede acil polikliniğimize başvurup ayaktan veya yatarak tedavi edilen çocuk travma hastaları incelendi. Bu çalışmada, çocuk yaş grubu ortopedik yaralanmalarının cinsiyet ve yaşlara göre dağılımı, çocukların hangi oranda ve ne kadar süre ile yatırıldıkları, hangi ortopedik hastalıklarla ağırlıklı olarak karşılaştıklarını belirlemeye yönelik istatistiksel bir çalışma yapıldı. Çalışmanın amacı, 16 yaş ve altındaki çocuklarda ortopedik yaralanmaların sıklığı, dağılımı ve morbiditesini belirlemektir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 2001 yılında acil polikliniğimize başvuran 22.386 hastanın 4.153’ü 16 yaş altı çocuk yaralanma olgusuydu. Bu olguların bilgileri geriye dönük olarak incelendi. 2.759 erkek ve 1.394 kız birer yaş aralıklarla gruplandırıldı. Karşılaşılan yaralanma türleri belirlendi. Hastalıkların sıklığı her grup için ayrı ayrı hesaplandı. Ayaktan ve yatarak tedavi edilenlerin oranları, yatış nedenleri, ameliyat endikasyonları, ortalama yatış süreleri ve cinsiyetler arasındaki farklılıklar saptandı. Sonuçlar oransal ve ki-kare testi kullanılarak istatistiksel olarak yorumlandı.

BULGULAR: Çocuklar, tüm yaralanma olgularının % 18.5’ini oluşturuyordu. Erkekler tüm gruplarda çoğunluktaydı. En sık olarak üst ekstremite yumuşak doku yaralanmalarına rastlandı. Radius distal kırıkları, en sık görülen kırıklardı. Humerus suprakondiler ve femur diafiz kırıkları en sık yatış nedenleri, birincisi en sık ameliyat nedeniydi. Ergenlik döneminde yaralanmalarda anlamlı artış gözlendi (p<0.05).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Ergenlik döneminde yaralanma sayısı artmaktadır. Erkekler daha sık yaralanmakta, ancak hastaneye yatış ve ameliyatlarda kız ve erkek çocuklar istatistiksel olarak eşit şekilde etkilenmektedirler. Femur diafiz kırıklarının en sık ve en uzun yatış nedeni, humerus suprakondiler kırıklarının ise en sık ameliyat nedeni olduğunu bilmek, halk sağlığı ve bu yaralanmalarda korunma önlemlerinin belirlenmesi açısından önemlidir. Hasta sayımızın yeterli olması nedeniyle vardığımız sonuçların çocuk ortopedik travmanın demografik dağılımı konusunda genel bir kanı oluşturabileceği düşüncesindeyiz.

INTRODUCTION: We examined our peditric orthopedic trauma population who applied to our emergency clinic within one year and were treated as outpatients or inpatients. A statistical work was done about the age and sex distribution of pediatric trauma, percentage and duration of children’s admission and the orthopedic traumatic diseases mostly comfronted with. Our aim was to find out the frequency, distribution and morbidity of orthopedic trauma in the childhood, under 16 years of age.
METHODS: In 2001, 22386 patients applied to our emergency clinic and 4153 of them were childhood trauma cases (0-16 years old). They were examined retrospectively. 2759 boys and 1394 girls were grouped in 1 year periods. Trauma types were determined. Frequency of the diseases were calculated for each group. The percentage of outpatients and inpatients, causes of admission, operation indications, mean duration of hospitalization, differences among both sex were ascertained. Results were rationalised
and statistically analysed.
RESULTS: 18.5 % of all trauma cases were children. Boys were the majority in all groups. Upper extremity contusions were the most common injury type. Most frequent fractures were at distal radius. Supracondylar humerus and femoral diaphysis fractures were the two most frequent trauma requiring admission and the first was the most common cause for operation. Increase of trauma was statistically meaningful in adolescent period (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Increase of trauma is significant in adolescent period. Boys face with trauma more than girls but admissions and operations effect both sex equal in statistical mean. Femoral diaphysis fractures cause the longest duration of hospitalization and supracondylar humerus fractures cause the need for operation most commonly. To know this is important for public health and to determine the prevention protocols. Because of our sufficient patient population, the results of this study can give a general opinion about the
demographical distribution of pediatric orthopedic trauma.

OLGU SUNUMU
8.
Primer böbrek tümörü gibi beliren b-hücreli böbrek lenfoması
B-cell renal lymphoma presenting as a primary renal tumor
Nizamettin Kılıç, Emin Balkan, Betül Sevinir, Gülaydan Filiz, Hasan Doğruyol
Sayfalar 136 - 138
Bu çalışmada primer böbrek tümörü olarak değerlendirilen ve 10 aylık bir erkek bebekte görülen B hücreli böbrek lenfoması sunulmaktadır. Sol böbrek 2/3 üst kısmında yerleşmiş 30x36x50 mm. boyutlarında solid lezyon saptanan hastanın kemik iliği incelemesi normaldi. Hastaya Wilms tümörü ön tanısı ile sol nefroüreterektomi uygulandı. Histopatolojik ve immünohistokimyasal incelemeler sonucunda B hücreli böbrek lenfoması tanısı konuldu. Kemoterapi programına alınan hasta 22 aydır sorunsuz olarak izlenmektedir.
In this study a case of primary renal lymphoma presenting as a primary renal mass in a 10-month-old boy is presented. Radiological examination revealed the diagnosis of a 30x36x50 mm solid mass in the upper two third of left kidney. Bone marrow examination was normal. Nephroureterectomy was carried out because of the diagnosis of Wilms’ tumor. According to histopathological and immunohistochemical examinations, the diagnosis of B-cell renal lymphoma was established.

ARAŞTıRMA
9.
Bebekte göğüs duvarının mezenkimal hamartomu: Olgu sunumu
Mesenchymal hamartoma of the thoracic wall in an infant: Case report
Ahmet Kazez, Hayreddin Yekeler, Ş. Kerem Özel, Özgen A. Solmaz, Ercan Kocakoç, Murat Baykara
Sayfalar 139 - 141
Çocuklarda çok ender görülen göğüs duvarı mezenkimal hamartomu (GDMH), iyi huylu olmakla birlikte geniş doku rezeksiyonu gerektirmesi nedeni ile önemlidir. İki aydan beri fark edilen, göğsünün sağ tarafındaki şişlik nedeni ile getirilen beş aylık kız hastada GDMH tanısı konuldu. Torakotomi, iki kaburga ile birlikte bütün kitle çıkarılması ve göğüs duvarı eksikliğine iki tabaka sentetik yama uygulandı.
Olgu ender görülmesi ve tedavi yaklaşımının irdelenmesi için sunuldu.
Mesenchymal hamartoma of thoracic wall (MHTW) in children is a very rare, benign lesion which has significance as it requires a wide resection for complete removal. MHTW was diagnosed in a five-month-old girl who was brought with the complaint of a mass on the right side of her thorax that was recognised two months ago. A thoracotomy, complete excision of the mass with two ribs and a
two layered synthetic patch application for the defect on the thoracic wall was performed.
The case was presented due to its rarity and to discuss the therapeutic approach.

 
 
Copyright © 2021 Türkiye Çocuk Cerrahisi Derneği. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale