TR | ENG ISSN 2667-7024
 
Cilt : 35   Sayı: 2  Yıl : 2020

Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler Online Makale Gönder




 
: 18 (2)
Cilt: 18  Sayı: 2 - 2004
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA
1.
Mayıs 2003 Bingöl depremi sonrası çocuk hastalardaki klinik deneyimlerimiz
Our clinical experience with pediatric patients after May 2003 Bingöl earthquake
Ş. Kerem Özel, Ahmet Kazez, Hüseyin Çeliker, Alpagan Mustafa Yıldırım, Ergün Parmaksız, Erhan Yılmaz, Murat Pekdemir
Sayfalar 53 - 56
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada 1 Mayıs 2003’te yaşanan Bingöl depremi sonrası hastanemize başvuran çocuk yaş grubu hastaların değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Yaşları 4 ay ile 16 yaş arası değişen toplam 16 hasta değerlendirmeye alındı. Hastalar göçük altında kalma süreleri, yaralanma tipi, aldıkları tedavi, akut böbrek yetersizliği (ABY) ve ezilme sendromu gelişmesi, komplikasyon, laboratuar bulguları ve en son klinik durumları açısından değerlendirildi.

BULGULAR: İlk ve Acil Yardım birimine başvuran toplam 61 hastanın 16’sını, yaş ortalaması 11.4±1.3 olan çocuk yaş grubu hastalar oluşturmaktaydı. Göçük altında kalma süreleri ortalama 10.7±2 saat olan hastalardan 10’unda ezilme yaralanması (EY) olup bunların 2'sinde ezilme sendromu (ES), 4’ünde yumuşak doku yaralanması, 4’ünde kafa yaralanması, 2’sinde kemik kırığı ve 2’sinde ise başvuru sırasında periferik sinir yaralanması saptandı. EY'li 10 hastanın 7'sinde miyoglobinüri görülürken yalnız
2 hastada ABY gelişti. EY ve ES olan hastalarda serum üre değerleri 26.1±8.3 mg/dl iken kreatinin değerleri 0.94±0.5 mg/dl, potasyum değerleri ise 4.85±1.3 mmol/L idi. Bu değerlerin normal sınırlar içinde oluşu, sahada başlayan “agresif sıvı tedavisi protokolü”ne bağlandı. EY olan 10 hastanın 5’ine fasyatomi yapıldı. ABY gelişen 2 hastaya hemodiyaliz uygulandı. Fasyatomi sonrası seri debridman, sık pansuman ve erken greftleme ile tüm yaralar sorunsuz iyileşti. Serimizde kaybedilen hasta olmadı. Dört hastada EY’a bağlı periferik sinir hasarı, 2 hastada fasyatomi sonrası kanama ve doku kaybı, 2 hastada YDP (yaygın damariçi pıhtılaşma) ve 1 hastada da yağ embolisi gelişti.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Sahada başlanan “agresif sıvı tedavisi”nin olgularımızdaki ABY gelişmesini azaltmada önemli rolü vardır. Fasyatomi komplikasyonlara yol açabilecek bir girişim olduğundan, felaket durumlarında ancak çok iyi yara bakımı yapılabilecekse ve kesin gereklilik varsa uygulanmalıdır. Ülkemizde depremzede hasta bakım ve tedavi ilkelerinin deprem öncesi tüm sağlık personeli tarafından kavranmış olması ölüm ve sakatlık olasılığını azaltacaktır.

INTRODUCTION: The aim of the study is to evaluate the pediatric patients who were admitted to our hospital after May 2003 Bingöl earthquake.
METHODS: Totally 16 patients between the ages of 4 months to 16 years were evaluated retrospectively. The patients were investigated according to the time spent under the rubble, type of the injury, mode of treatment, development of acute renal failure (ARF) and crush syndrome (CS), complications, laboratory findings in patients with crush injury (CI) and their prognosis.
RESULTS: The mean age of the 16 patients among the total 61 earthquake victims who were transferred to our hospital were 11.4±1.3 years. Mean time spent under the rubble was 10.7±2 hours. CI was seen in 10 patients whereas CS in 2 of these 10 patients, soft tissue injury in 4, head trauma in 4, bone fracture in 2 and peripheral nerve injury during the initial admission in 2. In 7 of 10 CI patients myoglobinuria was observed however ARF developped in only 2. In patients with CS and CI the mean serum urea levels were 26.1±8.3 mg/dl, creatinine 0.94±0.5 mg/dl and potassium 4.85±1.3 mmol/L. These normal results were explained with early agressive fluid resussitation started at the scene. Fasciotomy was done in 5 patients with CI. Hemodialysis was performed in 2 patients with ARF. All of the wounds of fasciotomy healed uneventfully. No death was observed. Peripheral nerve injury developed in 4 patients, bleeding and tissue loss in 2 patients, DIC (disseminated intravascular coagulation) in 2 patients and fat emboli in 1 patient.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Agressive fluid resussitation started at the scene may have a decremental effect on the development of ARF in earthquake victims. As it has many complications, fasciotomy should be performed if a meticulous wound care can be done and with definite indication. The treatment protocols for these patients should be well recopnized in countries with the risk of earthquakes like Turkey.

2.
Kasık fıtıklı hastalarda anestezi öncesi rutin inceleme gerekli mi?
Is routine preoopreative testing indicated for children with inguinal hernia?
Bülent Hayri Özokutan, Haluk Ceylan, Hasan Koçoğlu, Lütfiye Pirbudak, Nihan Ersöz
Sayfalar 57 - 60
GİRİŞ ve AMAÇ: Günübirlik ameliyatlar öncesi rutin inceleme istenmesi konusunda farklı uygulamalar vardır. Bu çalışmada, kasık fıtığı ameliyatı planlanan hastalarda genel anestezi riskini artıran yandaş hastalıkların oranı ve bunların saptanmasında rutin incelemelerin rolü araştırıldı.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2000-Mayıs 2002 tarihleri arasında kasık fıtığı nedeniyle ameliyat edilen 134 hastaya ait bilgiler geriye dönük olarak incelendi. Hastalara muayene sonrası tam kan sayımı, kan biyokimyası, akciğer grafisi ve koagülasyon testleri gibi rutin incelemeler yapıldı. Laboratuvar ve radyolojik inceleme sonuçları normal olan hastalar (Grup A) ile anormal olan hastalar (Grup B), başvuru ile ameliyat arasında geçen süre ve yaş grupları yönünden karşılaştırıldı

BULGULAR: Hastaların 93’ü erkek, 41’i kız, ortalama yaşları 3.6 yıl (12 gün-15 yıl) idi. Toplam 134 hastanın 24’ünde (% 17.9) anesteziye engel olacak anormal test sonucu ve radyolojik bulgu saptandı. Bunlar sıklık sırasına göre alt ve üst solunum yolları infeksiyonları ve anemiydi. Grup A’da başvuru ile ameliyat arasında geçen süre ortalama 8.1 gün iken grup B’de bu süre 21.6 gün olarak belirlendi (p<0.05). Yaş ortalamaları grup A’da 4, grup B’de 1.75 yıl olarak bulundu (p<0.05). Grup B’deki 24 hastanın 17’si (% 70.8) 2 yaş altında iken bu oran grup A’da % 38.2 olarak bulundu (p<0.05).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Olgularda yandaş hastalıkların varlığı, tanı ile ameliyat arasında geçen süreyi uzatmaktadır. Temel sağlık hizmetlerinin yaygın olmadığı bölgelerde günübirlik ameliyat planlanan hastalarda, anestezi riskini artıran yandaş hastalıklar araştırılmalıdır. Ayrıntılı öykü ve muayene ile ameliyat öncesi inceleme sayısı azaltılabilir.

INTRODUCTION: There are different practices of preoperative routine testing for outpatients. In this study, the incidence of coexisting diseases that increases relative risk of anesthesia and the usefulness of the routine preoperative testing before outpatient inguinal hernia operations have been investigated.
METHODS: We retrospectively reviewed the records of 134 patients operated with diagnosis of inguinal hernia between January 2000 and May 2002. Routine analyses such as complete blood count, blood chemistry, chest x-ray and coagulation tests were performed in all patients after physical examination. Patients who had normal test results (group A) and abnormal test results were compared for the time interval between admission and operation day, and age groups.
RESULTS: There were 93 boys and 41 girls with a mean age of 3.6 years (12 days-15 years). Of the 134 patients, 24 (17.9 %) had aberrant laboratory values or radiological findings that increase risk of general anesthesia. Lower and upper respiratory tract infections, and anemia were the most commonly detected coexisting diseases. The mean time between admission and operation day was 8.1 days in group A and 21.6 days in group B (p<0.05). The mean age was 4 years in group A, whereas it was 1.75 years in group B (p<0.05). The percentage of patients who are younger than 2 years was significantly higher in group B.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The presence of coexisting disease lengthens the time period between the day of diagnosis and the day of operation. In the regions where the primary health care facilities are limited, the coexisting diseases that increase the risk of general anesthesia should be investigated. A careful medical history and physical examination may decrease the number of preoperative tests.

3.
Rektal tuşede patoloji saptanmayan rektal kanamalı olgularda bükülmez rektoskopi bükülebilir kolonoskopinin yerini tutabilir mi?
Can rigid rectoscopy substitute for flexible colonoscopy in patients who have rectal bleeding and no pathology determined by digital rectal examination?
Baran Tokar, Hüseyin İlhan
Sayfalar 61 - 64
GİRİŞ ve AMAÇ: Kırmızı, genellikle az miktarda ve ancak dışkıyı boyayacak kadar olan rektal kanamalarda, tuşe uzaklığında polip saptanamayan olgularda, ayrıcı tanıda bükülmez rektoskopinin yeterliliği bükülebilir kolonoskopi ile karşılaştırılarak değerlendirildi.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 1994-2002 yılları arasında rektal kanama yakınmasıyla getirilen 47 hasta alındı. Hastalar iki grup olarak öykü, muayene, grup I (n=24), 1999 yıllına kadar bükülmez rektoskopi, grup II (n=23) ise 1999-2002 arasında bükülebilir videokolonoskopi ile inceleme sonuçlarına göre değerlendirildi.

BULGULAR: Tuşe uzaklığında rektal polip grup I’de 11, grup II’de 7 hastada saptandı, bu hastalarda polipektomi yapıldı. Grup I de, bükülmez rektoskopi yapılan rektal kanamalı 13 hastadan yalnız birinde polip saptandı. Grup II’de ise bükülebilir videokolonoskopi ile yapılan 16 incelemede 6 hastada, tuşede saptanamamış, anüs-cilt sınırından 15-50 cm arasında değişen uzaklıklarda polip saptanarak polipektomi yapıldı. Ayrıca kanama nedeni olarak bir hastada nötropenik enterokolit, bir hastada hemangiomatöz lezyon, 2 hastada ise iç hemoroid saptandı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Rektal kanama öyküsü ile getirilen, kabızlık, enterit ve parazit gibi dahili değerlendirme gerektiren hastalıkların elenmesinden sonra, anüs çevresinde bir kanama odağı görülmeyen ve rektal tuşede patoloji saptanamayan hastalarda yapılacak bükülmez rektoskopinin gerek tanı gerek tedavi için bükülebilir kolonoskopinin yerini tutabilecek yeterlilikte olmadığı düşünülmektedir.

INTRODUCTION: In this study, the efficacy of rigid rectoscopic examination compared to flexible colonoscopy for the differential diagnosis of the patients who had a bright-red, usually minimal rectal bleeding that smeared the surface of the stool and had no juvenile polyps determined by the rectal examination was evaluated.
METHODS: 47 patients admitted with rectal bleeding between 1994 -2002 were included in the study. The patients were evaluated in two groups: according to the history, physical examination and the investigation by rigid rectoscopy until 1999 in the first group (n=24), and flexible videocolonoscopy between 1999-2002 in the second group (n=23).
RESULTS: Digital rectal examination determined the juvenile polyp and transanal polypectomy was performed in 11 patients of the first, and 7 patients of the second group. The rigid rectoscopic examination was done in 13 patients with rectal bleeding in the first group, and the polyp was found only in one patient. In the second group, the flexible videocolonoscopy showed the polyp in 6 patients out of 16 examinations. These polyps were not determined by digital rectal examination and localized on the proximal rectum and
the upper parts within the distance of 15 to 50 cm from the anal verge. The polyps were cauterized and removed by snear. The other pathologies including neutropenic enterocolitis in one patient, hemangioma in another one and internal hemorrhoids in two other patients were also determined by colonoscopic examination.
DISCUSSION AND CONCLUSION: For rectal bleeding, following the detailed history received with the questions on constipation, enteritis and parasite in stool, rigid rectoscopic examination performed in patients who have no significant pathology found during the perianal inspection and digital rectal examination can not efficiently substitute for flexible colonoscopy in the diagnosis and the management.

4.
Deneysel fetal yara modelinde farklı implantlara karşı oluşan yangısal yanıtların değerlendirilmesi
Evaluation of inflammatory responses to different implants in experimental model of fetal wounds
Selami Sözübir, Şükrü Özdamar, Semih Görk, Ender Arıtürk, Ferit Bernay, Rıza Rızalar, Naci Gürses
Sayfalar 65 - 71
GİRİŞ ve AMAÇ: Fetal yara iyileşmesi ile erişkin yara iyileşmesi arasındaki en belirgin farklar, fetal yaradaki inflamasyon yanıtının çok düşük olması ve fetal yaranın nedbesiz iyileşebilmesidir. Ancak bazı koşullarda fetal dokuların erişkin tip inflamasyon yanıtı oluşturabildikleri de saptanmıştır. Bu çalışmada, farklı implantların fetal yarada oluşturduğu etkiler ve bu modeldeki fetal fibroblastların proliferasyonu
incelendi.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu deneysel çalışmada gestasyonun 23±1. günündeki tavşan fetuslarına 0.5x0.5 cm’lik cilt çıkarılması uygulandı. Kontrol grubunda (Grup 1), çıkarılan cilt dokusu aynı yere dikilirken, Grup 2 ve 3’te ise sırasıyla inorganik implant olarak Goretex (prostez materyal) ve organik implant olarak kardeş fetus cildi (hallogreft) çıkarılan cilt yerine dikildi. 16 fetustan oluşan her grup değerlendirme zamanına göre de iki alt gruba ayrıldı (a: 24.saat ve b: 72.saat). Elde edilen makroskopik skor, mikroskopik skor ve fetal fibroblastik PCNA (Proliferating Cell Nuclear Antigen) indeksleri tüm fetuslarda değerlendirildi.

BULGULAR: Makroskopik skorların değerlendirilmesinde en yüksek skorlar hem a hem b alt grubu için inorganik implant (grup 2) grubundaydı. Ayrıca, 1a ile 2a, 1b ile 2b ve 2b ile 3b arasındaki farklar istatistiksel olarak da anlamlı bulundu. Mikroskopik skorlarda da en yüksek değerler 2.gruptaydı ve 1b ile 2b ve 2b ile 3b arasındaki farklar anlamlı idi. En yüksek PCNA skorları da yine inorganik materyal grubundaydı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, fetal cilt yaralarında kullanılan protez materyallerin, cinse ve zamana bağlı olarak fetal inflamasyon yanıtını arttırdıkları saptanmıştır. Böylece fetal yara iyileşmesi modeli erişkin tip yara iyileşmesi modeline dönmektedir. Bu değişim en yoğun Goretex’in kullanıldığı inorganik implant grubunda gözlendi. Fetal fibroblastlardaki PCNA indeksinin yükselmesi de erişkin tip inflamasyon yanıtı ile paralellik göstermiştir.

INTRODUCTION: Fetal wound healing differs dramatically from adult tissue repair, especially with the characteristic of minimal inflammation response and scarless healing. However in recent studies, it has also been shown that fetal wound healing can change to adult type in some conditions. In this study, the effects of different prosthetic materials on fetal wound healing and proliferation of fetal fibroblasts were evaluated.
METHODS: In this experimental study, the skin of the fetal rabbit was excised 0.5x0.5 cm in size on the 23±1 day of gestation. In group 1 (control group), the excised skin was sutured in the same place. In group 2, an inorganic material (goretex patch) was sutured inplace of the excised skin. In group 3, an organic material (skin patch excised from another sibling fetus) was sutured inplace of the excised skin. All groups (n: 16) were divided into two subgroups depending on the time of evaluation (24th and 72nd
hours, subgroups a and b) The macroscopic scale, microscopic scale and PCNA (Proliferating Cell Nuclear Antigen) index of the fibroblasts were evaluated.
RESULTS: Evaluation of macroscopic scales revealed that the scores were higher in group 2 in subgroups a and b. The differences were significant between the groups 1a and 1b and 1b and 2b and 2b and 3b. Microscopically the scores were also higher in group 2 and the differences were significant between the groups 1b and 2b and 2b and 3b. The highest PCNA scores were also found in group2.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, the presence of prosthetic material in fetal wound increases fetal inflammatory response resembling adult type healing depending on the duration and type of material used. Goretex resulted in the highest response between these groups. The increase of fetal fibroblastic PCNA was in accordance with the degree of adult type inflammatory response.

5.
İnternet’teki Türkçe ağ sayfalar›nda bulunan çocuk cerrahisi bilgilerinin değerlendirilmesi
Evaluation of the pediatric surgery topics in the Turkish web pages on the Internet
Haluk Ceylan
Sayfalar 72 - 76
GİRİŞ ve AMAÇ: Tıbbi bilgilerin yanlış ve yetersiz olarak sunulduğu ağ siteleri, çocuklarının sağlık sorunlarıyla ilgili bilgi edinmeye çalışan aileler için önemli bir tehlike oluşturmaktadır. Bu çalışmada, çocuğun cerrahi hastalıklarıyla ilgili Türkçe ağ sayfalarının özellikleri ve aileye yönelik sunulan tıbbi bilgilerin kalitesi araştırıldı.

YÖNTEM ve GEREÇLER: İnternet üzerinde yer alan, ikisi Türkiye kökenli toplam 7 arama motoruna (Altavista, Google, Yahoo, Lycos, Excite, Arabul ve Netbul), çocuk cerrahisi pratiğinde sık karşılaşılan hastalık adları (“kasık fıtığı”, “inmemiş testis”, “apandisit”, “hipospadias”) anahtar sözcük olarak girildi ve ilgili ağ sayfalarının İnternet adreslerine ulaşıldı. Çocuk cerrahisi ile ilgili bilgi sunan ağ sayfalarının özellik ve içerikleri incelendi. Anne ve babalara yönelik hazırlanmış olan ağ sayfalarında sunulan bilgiler, klasik bir çocuk cerrahisi kitabında yer alan bilgilerle karşılaştırıldı.

BULGULAR: Bulunan 429 farklı ağ adresinin 378’inde (% 88) bir ağ sayfasına ulaşıldı. Ulaşılan ağ sayfalarının 78’inin (% 20.6) anne-babaya yönelik bilgiler içerdiği ancak bunların 40’ının (% 51.2) hastalıklarla ilgili yanlış veya yetersiz bilgi içerdiği saptandı. Ağ sayfalarının 67’si (% 85.8) ticari amaçlı ya da kişiseldi ve bunların 5’inin sahibi amatör kişilerdi. Altı ağ sayfası (% 7.6) akademik kurumlar,
5 ağ sayfası (% 6.4) ise bir tabip odası tarafından hazırlanmıştı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuğun cerrahi hastalıkları ile ilgili aileye yönelik bilgi vermeyi amaçlayan Türkçe ağ sayfalarının yarıdan fazlası yanlış ya da eksik bilgiler içermektedir. Çocuk cerrahları ailelerin İnternet ortamında çocuklarının hastalıkları ile ilgili doğru bilgilere ulaşması için gerekli önlemleri almalıdır.

INTRODUCTION: The web pages offering misleading medical information have significant risks for the parents who want to obtain information on their child’s medical diagnosis on the Internet. In this study, the features of the Turkish web pages on the surgical diseases of children, and the quality of the medical information presented for the parents in these pages were evaluated.
METHODS: Turkish terms of the most frequent pediatric surgical diseases (“inguinal hernia”, “undescended testis”, “appendicitis”, “hypospadias”) were searched on the Internet using 7 search engines, of which 2 originate from Turkey (Altavista, Google, Yahoo, Lycos, Excite, Arabul and Netbul), and the addresses of the relevant web pages were retrieved. The features and the contents of the web pages, which presented information on pediatric surgery, were evaluated. The web pages, which offered medical information for the parents, were reviewed using the recommendations for the diseases outlined in a classic pediatric
surgery textbook.
RESULTS: A total of 378 (88 %) of the retrieved 429 unique web address were accessible. Seventy-eight (20.6 %) of the accessible web pages offered medical information for the parents, nonetheless, 40 (51.2 %) of these web pages included misleading or insufficient information on the diseases. Sixty-seven (85.8 %) out of 78 were commercial or personal web pages, of which 5 were owned by amateurs. Six (7.6 %) and 5 (6.4 %) web pages were constructed by an academic institution and by a medical association, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: More than half of the Turkish web pages, which aimed to give medical information to the parents on the children’s surgical diseases, contain misleading or insufficient information. Pediatric surgeons should assist to the parents who want to obtain medical information on their child’s problems from the Internet.

6.
Yenidoğan ve bebekte nedeni bilinmeyen kalın bağırsak delinmeleri
Idiopathic perforation of the colon in the newborn and infant
Hayrettin Öztürk, Ali İhsan Dokucu, Selçuk Otçu, Abdurrahman Önen, Şenol Gedik, Hülya Öztürk
Sayfalar 77 - 80
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmadaki amacımız, neonatal dönemde kalın bağırsak delinmesi saptadığımız sekiz olguyu nadir görülmesi, belirgin nedeninin olmaması, tanı ve tedavisindeki özellikleri nedeniyle sunmaktır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 1996 ile Ekim 2002 tarihleri arasında neonatal dönemde nedeni bilinmeyen kalın bağırsak delinmesi tanısı koyduğumuz hastalar yaş, cinsiyet, ağırlık, ek sorunlar, delinme günü, delinmenin yeri, onarım yöntemi, morbidite, mortalite ve yaşam süresi açıdan değerlendirildi.

BULGULAR: Çalışmamızdaki 8 hastanın tümü erkek ve yaş ortalaması 39.2 gün idi. Bebeklerin 7’si term, biri preterm idi. Delinme yeri iki olguda sol kalın bağırsak köşesi, üç olguda sigmoid ve üç olguda ise transvers bağırsak idi. Bebeklerin hiç birinde delinme nedeni tam olarak saptanamadı. Ameliyatta delinme yerinin çıkarılması sonrası, dört olguda proksimal loop kolostomi, diğer dört olguda ise sigmoid kolostomi uygulandı. ‹ki olgu kaybedildi. Ameliyat sonrası yaşayan beş olguda yara enfeksiyonu saptandı.
Tüm hastaların kalın bağırsak biopsileri ganglion hücreleri yönünden pozitif idi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Yenidoğanda görülen kalın bağırsak delinmelerinde en sık neden Hirschsprung hastalığı olmakla birlikte bir kısım olguda neden bulunamaz. Sekiz olgumuzda da kalın bağırsakta ganglion bulunmuştur. Septik tablo ile kaybedilen 2 olgudan birinin premature olması, bu durumun mortaliteyi bir dereceye dek etkilediğini düşündürmektedir.

INTRODUCTION: The aetiology of idiopathic colon perforation in neonates remains unclear. We present, 8 cases with idiopathic colon perforation occurring in the neonatal period and infancy. The aim of presenting these cases is the rarity of disease without definitive etiology and the features of diagnosis and therapy.
METHODS: We reviewed eight patients with idiopathic colon perforation from January 1996 to October 2002. Clinical data included age, sex, weight, associated problems, day of perforation, location of colon perforation, repair of perforation, fetal complication, morbidity, mortality and survival.
RESULTS: All patients were boys. The median age was 39.2 days. Seven of the newborn infants were full-term, while one was premature. The aetiology was established in none of the patients. The site of the perforation was transverse colon in three patients, left colonic flexure in two, and sigmoid colon in three patients. After resection of the perforation area, proximal colostomy was performed in four patients and sigmoid colostomy in four. Two patients died. Postoperative wound infection developed in five patients who survived. Ganglion cells were present in all colonic specimens.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The main reason of colonic perforations in newborn is Hirschsprung disease while there is no etiologic reason found in some cases. We found no ganglionic abnormality in any of eight presenting cases. We think the prematurety and sepsis are the important risk factors leading to mortality for this disease.

OLGU SUNUMU
7.
Üzüme bağlı bağırsak tıkanması: Bir olgu sunumu
Intestinal obstruction in a child caused by undigested grapes: A case report
Mehmet Erdal Memetoğlu, Turan Kanmaz, Mete Kaya, M. Emin Boleken, Selçuk Yücesan
Sayfalar 81 - 82
Çok miktarda sellülozden zengin besin alınması sonucu oluşan fitobezoarların bağırsak tıkanması yapması sık görülür ve genellikle cerrahi tedavi gerektirir. Bu yazıda, nadir bir neden olarak sindirilmemiş üzüme bağlı gelişen ve konservatif olarak tedavi edilen, 18 aylık bir bağırsak tıkanıklığı olgusunun klinik görünümü, tanı ve tedavisinin sunulması amaçlanmıştır.
Phytobezoars develop after excessive consumption of cellulose-rich fruits or vegetables. Small bowel obstruction is the most common complication of phytobezoar. They are usually treated with various surgical procedures. We aimed to present a case of intestinal obstruction caused by undigested grapes as an unusual underlying cause in an eighteen-month-old boy, and to describe clinical presentation, diagnostic work up and management of this case.

ARAŞTıRMA
8.
Üreterosellerin tanı özellikleri ve böbrek-idrar sistemi üzerine etkileri
Diagnostic characteristics of ureteroceles and their influence on the nephro-urinary system
Cüneyt Günşar, İrfan Karaca, Aydın Şencan, Haluk Ceylan, Erol Mir
Sayfalar 83 - 88
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı üreteroselli olgularımızda tanı ölçütlerini ve üreteroselin böbrek-idrar sistemi üzerindeki etkilerini araştırmaktır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 1996-2000 yılları arasında kliniğimizde üreterosel tanısı konan ve tedavi edilen olgular geriye dönük olarak değerlendirildi. Olguların klinik özellikleri, cinsiyetleri, semptomları, tanı yaşları, kullanılan radyolojik tanı [işeme sistoüretrografi (‹SÜG), intravenöz ürografi (İVÜ), ultrasonografi (USG) incelemesi] araçları, dimerkaptosüksinik asid (DMSA) böbrek sintigrafileri ve tedavi yöntemleri
araştırıldı.

BULGULAR: Yaşları 1 günlük - 9 yıl arasında olan sekiz olgu değerlendirildi. Altı olgu idrar yolu enfeksiyonu nedeniyle başvurduruldu. Beş olguda ‹SÜG ile vezikoüreteral reflü (VÜR) saptanırken bunların üçünde üreterosel tanısı kondu. İVÜ yapılan yedi olgunun altısı bu yöntemle üreterosel tanısı aldı. DMSA sintigrafilerinde bir hastada atrofik bir böbrek izlenirken diğer dört hastada nedbeli böbrek görüldü. USG ile sekiz hastanın altısı üreterosel tanısı aldı. Üreterosel tarafında altı hastada değişik derecelerde hidroüreter, hidronefroz, pelvikalisiyel genişleme görülürken; beş olguda ise karşı taraf böbrekte pelvikalisiyel ve üreteral
genişlemeler saptandı. Cerrahi tedavide üç hastaya üst pol heminefrektomi uygulanırken ikisinde bu yöntem mesane düzeyi rekonstrüksiyonu ile birleştirildi. İki hastada yalnız üreterosel eksizyonu yapıldı. Üç olguda ise üreterosel eksizyonuna üreteral reimplantasyon eklendi.
Üç örneğin histopatolojik değerlendirilmesinde kronik pyelonefrit saptandı. Beş olguda ameliyat sonrası dönemde herhangi bir sorunla karşılaşılmazken, bir olgu farklı nedenlerle kaybedildi ve 2 olgu hipertansiyon ve zaman zaman
yineleyen idrar yolu enfeksiyonları nedeniyle izlem altındadır.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak idrar yolu enfeksiyonu özellikle daha büyük yaştaki üreteroselli çocukların tanısında bir anahtardır. Üreterosel tanısı kolay olmakla birlikte tüm böbrekidrar sistemini tanı anında bile etkilemiş olan karmaşık bir hastalıktır. Olgularımızın özellikleri üreterosellerdeki çok farklı klinik özellikler ve anomaliler nedeniyle tedavide bireyselliği öneren araştırmacıları desteklemektedir.

INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate the diagnostic criteria and effect of ureteroceles on the nephrourinary systems in our patients.
METHODS: The patients treated for ureterocele between the years 1996-2000 were evaluated retrospectively. The clinical presentation, sex, symptoms, age at diagnosis, radiological diagnostic tools [Vesicocystourethrography (VCUG), intravenous urography (IVU), ultrasound examination (USG)], the results of the Dimercaptosuccinic acid (DMSA) scintigraphies and treatment modalities were investigated.
RESULTS: Eight patients, aged between 1 day and 9 years, were evaluated. Six patients were symptomatic due to urinary tract infections (UTI). Vesicoureteric reflux (VUR) was detected in the VCUGs of five patients and the diagnosis of ureterocele was confirmed in 3 series. An IVU revealed ureterocele in six out of seven patients. In the DMSA scintigraphies, one patient had an atrophic kidney whereas the other four patients had scarred kidneys. By ultrasonography, ureterocele was diagnosed in six out of eight patients.
On the ureterocele side, six patients showed differentiating degrees of hydroureter, hydronephrosis, and pelvicalyceal
dilatation whereas five patients had pelvicalyceal and ureteral dilatations in contralateral renal units.
As the surgical treatment three patients underwent upper pole heminephrectomy while bladder level reconstruction was added to this procedure in 2. Two patients underwent only ureterocele excision. In three patients we performed ureterocele excision and ureteral reimplantations. The histopathological examination of three kidney specimens displayed chronic pyelonephritis in all. Five patients showed no problems during the follow up period. One died, and two patients are still under control for the treatment of
hypertension and occasional UTI.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, we can suggest the importance of UTI as a clue for the diagnosis in older children with ureteroceles. Although the diagnosis is rather easy for ureteroceles, it is a kind of complex disease affecting the whole nephrourinary system even at the diagnostic stage. Our results are in accordance with others that the variety of presentations and anomalies dictate individualized treatment in ureteroceles.

OLGU SUNUMU
9.
Skrotum içi testis dışı lenfanjiom
Intrascrotal paratesticular lymphangioma
Cüneyt Günşar, Aydın Şencan, Mehmet Akif Demir, Abdülkadir Genç, Tolga Küçükoğlu, Can Taneli, Erol Mir
Sayfalar 89 - 91
Kırk günlük bir sürede üç farklı tablo ile karşımıza çıkan bir kistik skrotal lenfanjioma olgusunu sunuyoruz. İlk başvurusunda yumuşak, ağrısız, transilluminasyon veren skrotum kitlesi yetersiz çıkarma sonrası akut skrotum benzeri bir klinik tabloya dönüşüm gösterdi. Kitlelerin tam çıkarılmasının ardından sol skrotum derisinde yerel bir sellülit atağı ile karşılaştık. Hastanın lezyonları sekelsiz
iyileşti. Histopatolojik ayırıcı tanı için klasik hematoksilen-eosin’le boyanmış kesitlere ek olarak bazı immunohistokimyasal boyama yöntemleri kullanıldı. Skrotum içi lenfanjioma kasık-skrotum bölgesi lezyonlarının ayırıcı tanısında akılda tutulması gereken ve yeterli cerrahi girişimler ile nükslerin önlenebileceği bir patolojidir.
We present a case of cystic scrotal lymphangioma who showed three different clinical presentations in fourty days. At his first admission, he had a soft, painless, transilluminating, scrotal mass which progressed to an acute scrotum like disease after inadequate excision. Following total excision of the mass, he had a local cellulitis attack on the scrotal skin. His lesions healed without any sequela. For histopathological differential diagnosis we performed some immunohistochemical dyeing methods in addition to the classical hematoxylene-eosine stained sections. Scrotal lymphangioma should be kept in mind for the differential
diagnosis of inguinoscrotal lesions and with adequate surgical interventions, the recurrences could be prevented.

10.
Doğumsal kayıksı dev üretra
Congenital scaphoid megalourethra
Bülent Hayri Özokutan, Mustafa Küçükaydın, Ali Gözüküçük, Fahri Karaca
Sayfalar 92 - 94
Doğumsal dev üretra, penil üretranın nadir görülen bir bozukluğudur. Penisin erektil dokusunun gelişmemesine bağlı ön üretranın yaygın genişlemesi olarak tanımlanır. Beraberinde ek anomali bulunmayan nadir bir dev üretra olgusu sunuyoruz. Doğduğundan beri idrar yaparken peniste şişme ve dizüri yakınması olan 13 yaşında bir erkek çocuk kliniğimize başvurdu. Muayenede penisin alt yüzünde, işeme sırasında belirgin balonlaşma gösteren bir şişlik saptandı. Retrograd sistoüretrogramda ön üretrada kayıksı
genişleme görüldü. Hastaya daraltıcı üretroplasti ameliyatı yapıldı. Ameliyat sonrası dönemi sorunsuz olan hastanın peniste herhangi bir anormallik olmadan normal akımla idrar yaptığı gözlendi.
Congenital megalourethra is a rare congenital malformation of penil urethra. It is defined as diffuse dilatation of the anterior urethra due to absence of development of the erectile tissue of the penis. We report a rare case of scaphoid megalourethra without any associated anomaly. A 13-year-old male was admitted to our department with complaints of penile swelling during micturition and dysuria since birth. On clinical examination there was a small swelling on the ventral surface that balooned markedly during micturition. Retrograde cystourethrogram showed scaphoid dilatation of the anterior urethra. The patient underwent a reduction urethroplasty. The patient did well postoperatively and voided with a normal stream without any abnormality of the penile shaft.

EDITÖRE MEKTUP
11.
Editöre Mektup
Feridun Cahit Tanyel, Aydın Şencan, Sinan Celayir
Sayfalar 95 - 96
Makale Özeti | Tam Metin PDF

 
 
Copyright © 2021 Türkiye Çocuk Cerrahisi Derneği. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale