TR | ENG ISSN 2667-7024
 
Cilt : 34   Sayı: 1  Yıl : 2020

Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler Online Makale Gönder




 
: 17 (3)
Cilt: 17  Sayı: 3 - 2003
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA
1.
Özofagus atrezisi ameliyatı sonrası anastomoz darlığı gelişimini etkileyen faktörler
Factors leading to anastomotic stricture after esophageal atresia operation
Gürsu Kıyan, Tolga E. Dağlı, Ünal Güvenç, Kerem Özel, Halil Tuğtepe, Hilmi Serdar İskit
Sayfalar 101 - 105
GİRİŞ ve AMAÇ: Anastomoz darlığı (AD) özofagus atrezisi (ÖA) ameliyatından sonra en sık görülen komplikasyondur. Bu komplikasyon farklı serilerde % 17.7 ile % 50 arasında bildirilmiştir. Yazımızda ÖA ve distal trakeoözofageal fistül (TÖF) nedeniyle merkezimizde ameliyat olan hastalarda gelişen AD ve darlığa neden olabilecek faktörler değerlendirilmiştir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 12 yılda ameliyat olan 68 hastanın uzun dönem izlenebilen 39’u değerlendirilmiştir. 39 hastanın 34’ünde distal TÖF’lü özofagus atrezisi vardı. Tüm hastalara erken primer anastomoz uygulanmıştır. Anastomoz darlığı genel anestezide şoroskopi altında balon ile açılmıştır. İki ve daha fazla sayıda genişletme gerektiren hastalarda AD geliştiği kabul edilmiştir. Hastalarda AD ile anastomoz
için kullanılan dikiş sayısı, anastomoz kaçağı (AK), gastroözofageal reflü (GÖR) ve iki parça arası uzaklık arasındaki ilişki irdelenmiştir.

BULGULAR: Değerlendirilen 34 hastanın 13’ünde AD gelişti. Bu hastalarda anastomozda kullanılan dikiş sayısı ile AD gelişimi arasında bir ilişki saptanmadı. AK gelişen dört hastanın üçünde AD gelişmesine karşın grup tümüyle değerlendirildiğinde AD ile AK arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. İki özofagus parçası arası uzaklık ile AD arasında zayıf bir bağıntı bulundu. AK gelişen hastalar çıkarıldığında ise GÖR ile AD arasında ise anlamlı bir ilişki saptandı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: ÖA ameliyatından sonra AD gelişimi bir çok faktörle ilişkili olabilir. Serimizde GÖR varlığı ile AD gelişimi arasında anlamlı bir ilişki saptandı. İki parça arası uzaklık ile AD arasında ise zayıf bir bağıntı bulundu.

INTRODUCTION: Anastomotic stricture (AS) is the most common postoperative complication in patients with esophageal atresia. This complication is reported between 17.7 and 50% in different series. In this paper we evaluated the factors that may lead to AS in the postoperative period of esophageal atresia and distal tracheoesophageal fistula (TEF) patients.
METHODS: Sixty-eight patients were operated for esophageal atresia in our institute in a period of twelve years. Thirtynine of these patients had a long-term follow-up. Thirtyfour of these 39 patients had esophageal atresia (EA) with a distal TEF. Patients underwent early primary anastomosis. AS was dilated with esophageal balloon dilators under fluoroscopic control under general anaesthesia.
Narrowing that required two or more dilations was defined as AS. The relationship between AS and the number of stitches used for the anastomosis, anastomotic leak (AL), gastroesophageal reflux (GER) and the gap between the two segments was evaluated.
RESULTS: AS developed in 13 of 34 patients. No significant relationship was found between the number of stitches for the anastomosis and AS. AS was detected in three of four patients with AL, but again no significant relationship could be find between AL and AS if the whole group was considered. Only a mild correlation was found between the gap between the esophageal segments and AS. If patients with AL were excluded a significant relationship between gastroesophageal reflux (GER) and AS was demonstrated.
DISCUSSION AND CONCLUSION: AS is a common postoperative complication in patients with esophageal atresia. Different factors may lead to development of AS. In our series we detected a significant relationship between GER and AS and a mild correlation between gap and AS. Key Words: Esophageal atresia, anastomotic stricture

2.
Karaciğer dışı portal ven trombozunda özofagus varis kanamalarının kontrolü: koruyucu ya da kesin tedavi?
Control of variceal hemorrhage due to extrahepatic portal vein thrombosis: prophylaxis or definitive treatment?
Oğuz Ateş, Gülce Hakgüder, Burçe Göktaş, Mustafa Olguner, Mustafa Seçil, İrfan Karaca, Miraç Feza Akgür
Sayfalar 106 - 114
GİRİŞ ve AMAÇ: Portal ven trombozuna bağlı özofagus varis kanamalarının önlenmesinde yaygın olarak endoskopik skleroterapi veya porto-sistemik şant tedavileri yeğlenmektedir. Mezenteriko-sol portal by-pass (MSPB) ameliyatının tanımlanması ile "karaciğer dışı portal hipertansiyonlu olgularda varis kanamasının önlenmesi mi yoksa portal ven trombozunun tedavisi mi seçilmelidir?" sorusu gündeme gelmektedir. Çalışmada karaciğer dışı portal hipertansiyonlu (KDPT) olgularda uyguladığımız tedavilerin sonuçlarını sunmak amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: KDPT nedeni ile izlediğimiz 8 hasta (4 kız, 4 erkek) değerlendirildi. Hastaların 7'sinde tekrarlayan özofagus varis kanaması, bir tanesinde yalnız dalak büyümesi saptandı. Tüm hastalara portal sistem Doppler ultrasonografi (USG), karaciğer örneklemesi ve üst gastrointestinal sistem (GİS) endoskopisi, 7 hastaya endoskopik skleroterapi yapıldı. Bu hastalar kontrol edilemeyen özofagus varis kanama atakları nedeniyle MSPB yapılmak üzere ameliyata alındı.
BULGULAR: KDPT'li 8 olgunun 7'sinde endoskopik skleroterapiye karşın varis kanaması ve hipersplenizm, 1 olguda ise yalnız dalak büyümesi vardı ve izleme alındı. 7 olgunun 6'sı tedaviye karşın varis kanaması ve hipersplenizm nedeni ile ameliyat edilirken, 1 olgu kontrol altına alınamayan varis kanaması nedeniyle öldü. Ameliyat edilen 4 olguda sol portal ven açık bulunarak MSPB, 2 olguda sol portal ven tıkalı bulunarak porto-sistemik şant yapıldı. Ameliyat sonrası erken dönemde MSPB yapılan hastaların birinde mide ülserine bağlı üst GİS kanaması oldu, endoskopik tedaviye yanıt verdi. MSPB yapılan hastaların hiçbirinde varis kanaması tekrarlamadı ve endoskopik kontrollerinde varislerin gerilediği görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: KDPT'li olgularda uygulanan endoskopik skleroterapi veya porto-sistemik şant yöntemleri tedavi edici olmaktan çok özofagus varis kanamalarını önlemeye yöneliktir. MSBP ameliyatı ise erken dönem sonuçları ile KDPT'yi tedavi edici bir yöntem olarak seçilmelidir.
INTRODUCTION: Endoscopic sclerontherapy and porto-systemic shunt operations are performed for the prevention of variceal hemorrhage due to extrahepatic portal vein thrombosis (EHPVT). After introduction of mesenterico-left portal bypass procedure (MLPB), the question whether prophylactic measures should be used for EHPVT or definitive treatment (MLPB) should be performed became evident. We herein present our experience with MLPB in children with EHPVT.
METHODS: Eight patients treated for EHPTV (4 boys, 4 girls) were evaluated. While seven patients presented with recurrent variceal hemorrhage, one had only splenomegaly. All patients underwent Doppler US examination, needle liver biopsy and upper GI endoscopy. Seven patients treated with endoscopic sclerotherapy rebled despite repeated sclerotherapies thus underwent MLPB operation.
RESULTS: Seven patients presented with variceal hemorrhage and hypersplenizm. One patient presented with splenomegaly only. In 6 patients among the 7 a MLPB procedure was performed, while one patient died from variceal hemorrhage. Left portal veins were patent in four patients and MLPB procedure was performed. Left portal veins of the remaining two patients were found to be obliterated therefore meso-caval shunt was performed. Upper GI bleeding occurred in the early postoperative period in one patient with MLPB procedure due to a prepyloric ulcer that was successfully treated by endoscopic sclerotherapy. None of patients with MLPB procedure experienced variceal rebleeding and control endoscopies showed reduction in esophageal varices.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Endoscopic sclerotherapy and porto-systemic shunt procedures are intended for prophylaxis of the variceal bleeding due to EHPVT. MLPB procedure is the curative definitive treatment for the children with EHPVT.

3.
İnce bağırsak çıkarılmasında L-Argininin, bağırsağın uyumuna ve EGF salınımına etkileri: Sıçanlarda deneysel araştırma
The Effect of L-Arginine on endogenous epithelial growth factor (EGF) release and the intestinal adaptation in massive small bowel resection; experimental study in rats
Alpaslan Çamlı, Meral Barlas, Ayşegül Akbay
Sayfalar 115 - 119
GİRİŞ ve AMAÇ: Çok miktarda ince bağırsak çıkarılmasında L-argininin (L-Arg), Epiteliyal Büyüme Faktörü (EGF) salınımına ve bağırsağın uyum sağlamasına etkili olup olmadığını araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma Wistar cinsi Albino 250±40 g. ağırlığındaki 14 sıçanda yapıldı. Deneklere kas içi 50 mg/kg ketamin anestezisinden sonra % 50 ince bağırsak çıkarılması ve ağızlaştırılması yapıldı, yedişerli iki grup oluşturuldu. Deney grubuna çıkarma ve ağızlaştırmadan hemen sonra başlanarak, günde 500 mg/kg 14 gün periton içi L- Arg verildi. Kontrol grubuna çıkarma-ağızlaştırmadan başka bir işlem yapılmadı. Denekler günlük olarak tartıldı ve 14 gün ketamin anestezisinden sonra ikinci kez ameliyat edilerek Treitz bağı ile ileoçekal bileşke arasındaki bağırsaklar histopatolojik değerlendirme için alındı. Birinci ve 14. günlerde kan, tükürük ve idrarda EGF düzeyleri ELİSA yöntemi ile ölçüldü.
BULGULAR: L-Arg'nin ile tedavi edilen deney grubu ağırlığı (251±3.4 g), kontrol grubu ağırlığına (245±2.7 g) göre anlamlı olarak artmıştı (p<0.05). Deney grubu serum (7.83±0.214.83±0.6 ng/mL, p<0.05), tükürük (1.33±0.3/0.53±0.2 ng/mL, p<0.05), ve idrar EGF düzeylerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu görüldü (4.69±0.7/2.3±0.3 ng/mL, p<0.05). Ayrıca villus boyutları kontrol grubuna göre daha uzun olarak saptandı (708.4±29/590.6±5.1 mm, p<0.05).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çok miktarda ince bağırsak çıkarılan sıçanlarda, periton içi uygulanan L-Arg'in, EGF düzeyinin artmasına ve bağırsağın uyum sağlamasına önemli derecede etkili olduğu kanısına varılmıştır.
INTRODUCTION: The goal of this study is to investigate whether L-Arginine (L-Arg), has effect on endogenous EGF release and bowel adaptation in massive small bowel resection (SBR).
METHODS: Fourteen Wistar Albino rats weighing 250±40g were randomly selected and divided into two groups. Fallowing 50 mg/kg IM ketamine anesthesia all rats underwent 50 % small bowel resection and anastomosis. Intraperitoneally 500 mg/kg/day of L-Arg was given to the experimental group for 14 days starting just after resection and anastomosis. Control group did not have any medication after small bowel resection and anastomosis. Weights of all rais were measured daily. At the end of the 14th day all rats underwent second laparotomy after ketamine anesthesia and their small bowels (from Trietz's ligament to ileoceacal valve) were resected. Levels of EGF were measured by enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA) in serum, saliva and urine on the 1st and 14th days in both groups.
RESULTS: Comparison of study and control groups revealed increase in weight gain (251±3.4 v 245±2.7g, p<0.05), levels of EGF in serum (7.83±0.2 v 4.83±0.6ng 1 mL, p<0.05), and also an increase in saliva (1.33±0.3 v 0.53±0.2 ng/mL p<0.05), and urine (4.69±0.7 v 2.93±0.3 ng/mL, p<0.05), and increased small bowel villus length (708.4±29 v 590.6±5.1mm p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Rats with massive SBR, and treated by L-Arg, have increased endogenous EGF levels in serum, saliva, urine and enhanced villus length, body weight and intestinal adaptation.

4.
Mesane işlev bozukluğu ve vezikoüreteral reflüsü olan çocuklarda cinsiyet hormonu-almaç ilişkisi (Klinik ön bildiri)
The relation between the sex hormone receptors and hormones in children with bladder dysfunction and VUR: Clinical preliminary report
Fatih Akova, Sinan Celayir, Sergülen Dervişoğlu, Haluk Emir, Yunus Söylet, Cenk Büyükünal, Nur Danişmend
Sayfalar 120 - 127
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu klinik araştırmada mesane işlev bozukluğu ve vezikoüreteral reflü (VÜR) saptanan çocuklarda, mesanede cinsiyet hormon almaçlarının bulunup bulunmadığı, bulunuyorlarsa hangi yerleşimde olduklarının belirlenmesi ve bu olgulardaki cinsiyet hormonu düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu amaçla temel olarak üç grup ayırt edilmiştir. Grup-I: Nöropatik olmayan mesane-sfinkter işlev bozukluğu olan olgular (n=10). Grup-II: Nöropatik mesane-sfinkter işlev bozukluğu olan olgular (n=6). Grup-III: VÜR primer veya sekonder VÜR saptanan olgular (n=9). Bu olgulardan alınan tam kat ya da mukozal mesane örnekleri ile olgunun kan cinsiyet hormon düzeyleri değerlendirildi. Alınan tüm örnekler sabitlenip histopatolojik inceleme için gerekli işlemlerden geçirildi ve immunohistokimyasal olarak incelendi. Bu örneklerde östrojen, androjen ve progesteron almaçları araştırıldı. Ayrıca tüm olguların kan cinsiyet hormon değerleri ölçülüp yaşlarına göre değerlendirildi.
BULGULAR: 16'sı erkek, 9'u kız, toplam 25 olgudan alınan 44 adet tam kat ya da mukozal mesane örnekleri ile 23 olgunun kan cinsiyet hormon düzeyleri değerlendirildi. Doku örnekleri değişik endikasyonlarla: trigon (n=36) veya mesane kubbesinden (n=8) alınan parçalardı. Tüm olgularda değerlendirildiğinde, almaç pozitifliği östrojende % 6.8: androjende % 40.9 ve progesteronda % 50 olarak bulundu. Araştırılan cinsiyet hormon almaçlarının yalnız mesane iç yüzeyinde geçiş epitelinde bulunduğu saptandı. Cinsiyet hormon düzeyleri açısından tüm gruplar birarada değerlendirildiğinde serum östradiol (E2) düzeyi 8 olguda (% 34.7) yüksek, 4 olguda (% 17.3) düşük ve 11 olguda (% 48) ise normal olarak bulundu. Serum testosteron düzeyi 3 olguda (% 13) yüksek, 6 olguda (% 26) düşük ve 14 olguda (% 61) ise normal olarak bulundu. Serum progesteron düzeyi 17 olguda (% 73) yüksek ve 6 olguda (% 27) ise normal olarak bulundu. Almaç ve hormon değerleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuk mesanelerinde cinsiyet hormon almaçları vardır ve bu almaçlar sıklıkla mesane boynunda ve geçiş epitelinde bulunmaktadır. Her iki cinsiyette tüm almaçlar bulunmakta ancak oran ve yoğunlukları farklılıklar göstermektedir. Cinsiyet hormon değerlerinin de farklı gruplar ve cinsiyetlerde farklılıklar gösterdiği gözlenmektedir.
INTRODUCTION: This study aims to clarify to role of the sex hormone receptors and sex hormones in bladder neck disorders in children. In this study we investigated patients with bladder dysfuntion and VUR in regard to existence and location of sex hormone receptors in bladder and sex hormone levels.
METHODS: The study consists of three groups. Group-I: Patients with non-neuropathic bladder-sphincter disfunction (n=10). Group-II: Patients with neuropathic bladder-sphincter disfunction (n=6). Group-III: Patients with vesicoureteral reflux (n=9). Biopsies were taken during open surgery andlor cystoscopic procedures for various indications from the trigonum and bladder dome. All biopsies were routinely fixed and pocessed for histopathological assessment and investigated immunohistochemically for determination of sex hormone receptors (estrogen, androgen and progesterone) in bladder. All sex hormone levels were evaluated and compared according to age of patients.
RESULTS: This study included 44 bladder biopsies of total 25 children. Male: female ratio was 16: 9. Overall receptor positivity was found 6.8 % in estrogen: 40.9 % in androgen and 50 % in progesterone. Deeper tissues were examined in 26 (59 %) biopsies. The sex hormone receptors were present only in transitional epithelium and there was no receptor expression in deeper tissues of bladder wall. Sex hormone levels in ostradiol (E2) was high in 8 (34.7 %), low in 4 (17.3 %) and normal in 11 (48 %) patients. Testosterane levels were found high in 3 (13 %), low in 6 (26 %) and normal in 14 (61 %) patients. Progesteron levels were found high in 17 (73 %) and normal in 6 (27 %) patients. There was no significant difference between the study groups in regard to receptor and hormone levels.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Sex hormone receptors are present in children. The receptors are present mainly localized at bladder neck and in transitional epithelium of the bladder wall. The sex hormone receptors were found in different density and ratio in both of gender and groups. The sex hormone levels also varied in different gender and groups.

5.
Düşük doğum tartılı yenidoğanlarda nedeni belirsiz yerel bağırsak delinmesi
Idiopathic focal intestinal perforation in low birth weight neonates
Ahmet Kazez, Hayrettin Yekeler, Mehmet Turgut, Sami Apak, Ergun Parmaksız
Sayfalar 128 - 130
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, kliniğimizde bağırsak delinmesi tanısı ile ameliyat edilen olgulardan nedeni belirsiz yerel bağırsak delinmesi tanısı konan yenidoğanlar değerlendirilerek olayın olası nedenleri ve tedavisi gözden geçirildi.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde 1997-2001 yılları arasında bağırsak delinmesi nedeniyle ameliyat edilen ve nedeni belirsiz yerel bağırsak delinmesi tanısı konan olguların kayıtları ve doku örnekleri geriye dönük olarak incelendi.

BULGULAR: Ortalama ağırlıkları 1230 g (900-1750 g) olan olgularda, bilinen neonatal delinme nedenlerinden hiçbiri yoktu. Delinmelerin 4’ü ileumun mezenterin karşısındaki yüzünde, biri kalın bağırsağın dalak kıvrımında idi. Primer ağızlaştırma yapılan olgular komplikasyonsuz taburcu edildiler. Histolojik inceleme iki ileum delinmesi olgusunda delinme alanında kas tabakalarında belirgin incelme gösterdi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Nedeni belirsiz yerel bağırsak delinmesi olgularında ölüm oranının düşük olması, patolojinin yerel etkiler ile oluştuğunu destekler. Bu olgularda primer ağızlaştırma, enterostomiye yeğlenebilir.

INTRODUCTION: In this retrospective study, the patients with idiopathic focal intestinal perforation (IFIP), which was operated for intestinal perforation in our clinic, were reported, and the etiology and treatment of IFIP was reviewed.
METHODS: The records and pathological samples of patients who were operated for intestinal perforation and diagnosed as IFIP between 1997 and 2001 in our clinics were reviewed retrospectively.
RESULTS: None of the known causes for neonatal intestinal perforation was present in the patients whose average weight was 1230 g (900-1750 g). Four of the perforations were in the antimesenteric side of the ileum and one at the splenic flexura of the colon. The patients were treated with primary anastomosis and discharged without any complication. The histopathological examinations revealed significant thinning in the muscular layer at the ileal perforations in two cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The low mortality in IFIP patients’ supports that the pathology is caused by local events. Primary anastomosis can be preffered to enterostomy in IFIP cases.

OLGU SUNUMU
6.
Koledokta kendiliğinden delinme
Spontaneous perforation of the common bile duct
Ayşe Karaman, Derya Erdoğan, İbrahim Karaman, Özden Çakmak
Sayfalar 131 - 133
Yenidoğan ve süt çocuklarında koledoğun nedensin veya kendiğilinden delinmesi nadirdir. Yenidoğan bölümünde konvülsüyonu nedeninin araştırılması için yatırılan ve bu sırada iki kez sepsis atağı gelişen erkek bebekte kolestaz bulguları gelişti. Ultrasonografide karında yaygın assit ve sintigrafide koledok bölgesinde radyoaktivite birikimi saptandı. Karında şişlik ve sarılık yakınmaları olan hastanın ameliyatında safra assiti ve ortak safra kanalında delinme bulundu. Delinme yeri primer onarıldı ve dren kondu. Ameliyat sonrası sorunsuz seyretti.
Hastamızda ortak safra kanalında delinmeye yol açabilecek başka bir neden bulunamamış ve tekrarlayan sepsis ataklarının rolü olabileceği düşünülmüştür. Basit drenaj yeterli olmakla birlikte deliğin primer onarımıyla tedaviye yanıt çok hızlı olmaktadır.
Ortak safra kanalı delinmesi akut ve kronik şekilde seyredebilir. Özellikle kronik seyreden olgularda tanıda güçlük olabilir. Sarılık ve yaygın assit ile başvuran olgularda peritonit bulguları olmasa bile, kendiliğinden safra yolu delinmesi akla gelmelidir.
Idiopathic or spontaneous perforation of the common bile duct in neonates and infants is rarely seen. A male infant whom was previously hospitalized at neonatal unit for investigation of convulsion etiology and that had two sepsis attacks was developed cholestasis. It was found in ultrasonography generalized ascites in abdomen and nuclide stasis on choledoc region in scintigraphy. He had complaints of abdominal distention and jaundice: at surgery biliary ascites and a perforation at the common bile duct were found. Primary repair of the perforation site and drainage was done. Postoperative period was uneventful.
We couldn't find any cause of common bile duct perforation in our patient and recurrent sepsis episodes was considered as possible etiology. Although, simple drainage is enough, primary repair of perforation site can provide faster response to treatment.
Common bile duct perforation can occur as acute and chronic form. Especially in chronic form diagnosis can be difficult. Spontaneous biliary tract perforation must be keep in mind in infant with jaundice and diffuse ascites, even there is no peritonitis sign.

7.
Pilorik atreziye eşlik eden bir epidermolisis büllosa olgusunda elektron mikroskopik bulgular
Electrone microscopic findings in a patient with pyloric atresia with epidermolysis bullosa
Ebru Sakallıoğlu, Aylin Tarcan, Serap Kalkan, İrfan Serdar Arda, Deniz Seçkin, Gülten Karabay, Akgün Hiçsönmez
Sayfalar 134 - 136
Pilorik atrezi (PA) ile birlikte saptanan epidermolisis büllosa (EB) üç ana agruba ayrılır. Pilorik atrezi ile birlikte en sık "junctional tip EB" (JEB) görülmektedir. Gastroenteropati, malnutrisyon, ikincil bakteriyel enfeksiyonlar ve bunlara bağlı gelişen komplikasyonlar nedeniyle hastalar genellikle kaybedilmektedir. EB tiplendirmesinde kullanılan en duyarlı yöntem elektron mikroskopik incelemedir. Burada bir yenidoğanda, PA'ye eşilk eden bir EB olgusu elektron mikroskopik bulguları ile sunulmaktadır.
Association of pyloric atresia (PA) with epidermolysis bullosa (EB) is uncommon but a well-known entity. Junctional type epidermolysis bullosa (JEB) is the most frequent associated type. This type almost universally results in death with gastroenteropathy, malnutrition, secondary bacterial infections and related complications. Electron microscopy is the most sensitive technique giving details for the diagnosis and classification of EB. Here, we present a case of PA associated with EB and its electron microscopic findings.

8.
Çocukluk çağında abdominoskrotal hidrosel
Abdominoscrotal hydrocele in childhood
İlhami Sürer, Suzi Demirbağ, Murat Kocaoğlu, Cüneyt Atabek, Haluk Öztürk, Salih Çetinkurşun
Sayfalar 137 - 139
Abdominoskrotal hidrosel, çocukluk çağında nadir karşılaşılan bir patolojidir. Ancak son yıllardaki yayınlar hastalıkla, insidensi hakkında bilinenin aksine, daha sık karşılaşıldığını göstermektedir. Çalışmada 10 yıllık süre içinde tedavi edilen iki abdominoskrotal hidrosel olgusu ile tanı ve tedavi yöntemleri irdelenmiştir.
Abdominoscrotal hydrocele is known as a rare clinical entity in children, but recent publications reflect a higher incidence of this entity. We report additional two cases and review the diagnostic and therapeutic aspects of abdominoscrotal hydrocele.

9.
Çocuklarda perineal rafe kisti: Olgu sunumu
Median raphe cysts in children: Case report
Salih Çetinkurşun, İlhami Sürer, Cüneyt Atabek, Salih Deveci, Haluk Öztürk
Sayfalar 140 - 141
Median rafe kistleri, perine ve genital bölgenin doğumsal lezyonları olup, literatürde özellikle çocuklarda az sayıda olduğu bildirilmiştir. Bu makalede, median rafe kisti saptanarak çıkarılan bir olgu sunulmuş ve bulgular literatür ışığında tartışılmıştır.
Median Raphe cysts are rare congenital lesions ofthe perineum and genital area which has been reported in a limited number of children in the literature. Herein the authors report a median raphe cyst that was diagnosed and treated with excision and the findings are discussed in the light of the current literature.

10.
Yaygın lenfadenopatili sinus histiositozisi (Rosai-Dorfman Hastalığı): Olgu Sunumu
Sinus Histiocytosis with massive lymphadenopathy (Rosai-Dorfman's Disease): A Case Report
Vedat Bakan, Burhan Köseoğlu, İsmail Demirtaş, Serdar Uğraş, Ahmet Faik Öner
Sayfalar 142 - 144
Rosai-Dorfman hastalığı yada yaygın lenfadenopatili sinus histiositozisi nedeni bilinmeyen, ağrısız lenfadenopati, ateş ve kilo kaybıyla karakterize selim bir hastalıktır. Sıklıkla çocuk ve genç erişkinlerde görülür ve genellikle kendiliğinden geriler. Nadir görülen bir hastalık olması nedeniyle Rosai-Dorfman hastalığı tanısı olan 3 yaşındaki bir olguda sunuldu. Tanı servikal lenf bezi biyopsisi ile kondu. Hastalık kendiliğinden geriledi ve 3 yıllık izlemi normaldi.
Rosai-Dorfman disease or Sinus Histiocytosis with Massive Lymphadenopathy (SHML) is an idiopathic, benign, self-limited disorder characterized by painless cervical lymphadenopathy, fever and weight loss. The disease most commonly affects children and young adults. A 3-years-old chilt with Rosai-Dorfman Disease was presented. The diagnosis was made by a cervical lymph node biopsy. The disease have regressed spontaneously and 3 years follow-up was uneventful.

 
 
Copyright © 2020 Türkiye Çocuk Cerrahisi Derneği. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale