TR | ENG ISSN 2667-7024
 
Cilt : 35   Sayı: 2  Yıl : 2020

Son Sayı Yayımlanmış Sayılar Baskıdaki Makaleler En Çok İndirilen Makaleler Online Makale Gönder




 
: 15 (3)
Cilt: 15  Sayı: 3 - 2001
Özetleri Gizle | << Geri
ARAŞTıRMA
1.
Hirschsprung hastalığında tek aşamalı Soave ameliyatı
One-stage transanal Soave operation in the treatment of Hirschsprung's disease
Oğuz Ateş, Mustafa Olguner, Gülce Hakgüder, Feza Miraç Akgür, Tanju Aktuğ
Sayfalar 101 - 106
GİRİŞ ve AMAÇ: Soave ameliyatının kolostomi yapılmaksızın tek aşamalı olarak yalnız transanal yaklaşım ile yapılabilirliği gösterilmiştir. Bu ameliyat ile ilgili deneyimimizi sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yaşları bir ay ile bir yıl arasında değişen Hirschsprung hastalığı saptanan üç olgumuza yalnız transanal yaklaşım ile Soave ameliyatı yaptık. Ameliyatta müsküler kılıf kesilip bağırsağın serozal yüzüne çıkıldıktan sonra bağırsak ve mezosunun çok rahat anüs dışına çekilebildiğini gözlemledik. Olgularımızda ameliyat öncesi baryumlu kolon grafisi ile belirlediğimiz aganglionik segment uzunluğu ameliyat sırasında bulduğumuz seviye ile uyumlu olduğundan laparoskopi ya da laparotomiye gereksinim doğmadı.
BULGULAR: Olgularımız ameliyat sonrası birinci günde beslenmeye başlandılar ve iyi tolere ettiler. Yatış süreleri içinde ağrı kesici ihtiyacı çok az oldu ve ameliyat sonrası 5 gün içinde taburcu edildiler. Hiçbir olgumuza kan transfüzyonu ihtiyacı olmadı. En az bir yıllık izlemde herhangi bir sorunla karşılaşılmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Rektosigmoid bölge tutulumu olan Hirschsprung hastalarında kolostomi yapılmaksızın tek seansta yalnız transanal yaklaşım ile Soave ameliyatının avantajları oldukça fazladır. Kısa nekahat süresi, hem ebeveynlerin hem de hastanın yaşam kalitesini artırmaktadır. Kolostomi yapılmaması, ameliyatın tek seansta gerçekleştirilmesi ve kısa yatış süresi morbiditeyi azaltmanın yanında önemli miktarda maliyet düşüşü de sağlamaktadır. Aganglionik segment tutulumunun % 75 hastada rektosigmoid bölgede görülmesi nedeni ile, bu ameliyat çok sayıda Hirschsprung hastalıklı olguda uygulanabilirliği açısından ayrı bir anlam taşımaktadır.
INTRODUCTION: Soave operation can be performed in signle stage entirely through transanal approach without a preliminary colostomy. Herein we report our experience with this operation.
METHODS: Transanal Soave operation was performed in three patients with Hirschsprung disease, ages varying from one month to one year. The colon proximal to peritoneal reflection could be easily inverted after mucosal stripping. Aganlionic segmend could be easily pulled through rectal muscular cuff and its mesenterium could be divided with same ease. Transition zone was located in the rectosigmoid region in all patients; thus entire operation could be performed transanal approach.
RESULTS: Oral feeding was started on the 1st postoperative day and was tolerated well. Intraoperative blood loss was minimal and none of the patients required blood transfusion. Postoperative analgesic requirements were minimal. All were discharged within 4 days. Their one year follow up was uneventful.

DISCUSSION AND CONCLUSION: In patients with Hirschprung's disease having transition zones in rectosigmoid region, single stage Soave operation performed entirely through transanal approach without a preliminary colostomy seems to have many advantages. Short recovery period is highly convenient for both patients and parents. Short hospitaly stay reduces treatment costs significantly. Since aganglionic segment is located in the rectosigmoid region in 75 % of patients with Hirschsprung's disease, a significant portion of them might benefit from one stage Soave operation performed entirely through transanal approach.

2.
Ultrasonografinin tanımladığı patent prosessus vaginalis ile herni ilişkisi: İkinci basamak çalışma
The relation between patent processus vaginalis defined by ultrasonography and the clinical hernia: second step study
Ahmet Kazez, Mehmet Ergun Parmaksız, Murat Akfırat, Sami Apak
Sayfalar 107 - 110
GİRİŞ ve AMAÇ: Klinik belirti olmayan kasık tarafında ultrasonografi (US) ile belirlenen patent prosessus vaginalisin (PPV) klinik anlamı olup olmadığı ve US’nin kontralateral eksplorasyon için kullanılabilirliği araştırıldı.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Aralık 1998-Ocak 2000 tarihleri arasında tek taraşı inguinal herni şikayeti ile kliniğimize getirilen 29 ardışık olgu çalışmaya alındı. Bütün olgulara, deneyimli bir radyolog tarafından bilateral inguinal US incelemesi yapıldı. Olgular, sadece şikayetleri ve klinik
bulguları olan taraflarından ameliyat edildiler. Ortalama 11 ay izlenen olgular dokümantasyon öncesi yeniden değerlendirildiler.

BULGULAR: Olguların yaş ortalaması 20.4 ay (50 gün-4 yıl) olarak bulundu. Klinik olarak herni saptanan kasık tarafından ameliyat edilen 29 olgunun hepsinde US incelemesi ile prosessus vaginalis görülebildi. Prosessus vaginalisin genişliği yedi kasıkta 3.5 mm ile 3.9 mm arasında, diğerlerinde ise 4 mm’nin üzerinde tanımlandı. Karşı taraf inguinal bölge incelenmesinde 10 olguda 2-3.1 mm arasında, sadece bir olguda herni genişliğinde (4.1 mm) açıklık gözlendi. PPV tanımlanan bu 11 olgunun takiplerinde klinik bulgu veren herni gözlenmedi. Bu sonuçlarla, US ile tanımlanan PPV kriterlerinin, klinik anlamlılığı açısından duyarlılığı % 50, özgüllüğü % 67, pozitif prediktif değeri % 50 ve negatif prediktif değeri % 50 olarak saptandı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Ultrasonografi PPV’yi tanımlamak için güvenilir bir tetkik aracıdır. US ile PPV tanımlanmasına rağmen klinik bulgu olmayabilir. US ile kontralateral eksplorasyon negatif cerrahi eksplorasyon sıklığını azaltabilir.

INTRODUCTION: In the present study, the clinical meaning of the patent processus vaginalis (PPV) as defined by ultrasonography (US) at the asymptomatic side, and its validity for the contralateral exploration were studied.
METHODS: From Dec 1998 to Jan 2000, 29 children who had unilateral inguinal hernia brought to our clinic were included in this study. Bilateral inguinal US was applied to all of them by an experienced radiologist. They undervent operation only at the history and clinically positive sides. They were kept under follow-up for 11 months on average, and before finishing the study they were reassessed.
RESULTS: Average age of the patients was 20.4 months (50 days-4 years). In all the 29 patients operated at the symptomatic side, processus vaginalis was determined through US. The patency was measured between 3.5-3.9 mm in seven of these cases, and remaining patients presented patency was above 4 mm. In the opposite groins study, in 10 cases as patent processus vaginalis (range 2-3 mm) and in only one case as inguinal hernia (4.1 mm) were assessed by US. However, during control period in the 11
cases, no clinical hernia was observed. According to these results, in terms of clinical meaning, the sensitivity of the PPV criterion of the US is 50 %, its specificity 67 %, its positive predictive value 50 % and the negative predictive value is 50 %, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: US is a reliable technique for the identification of PPV. Although PPV can be observed by US, clinical finding of hernia might not be present. Contralateral exploration with US can reduce negative surgical exploration rate.

3.
Çocuklarda inkarsere kasık fıtığı
Incarcerated inguinal hernia in children
Zafer Türkyılmaz, Kaan Sönmez, Billur Demiroğulları, Ramazan Karabulut, A. Can Başaklar, Nuri Kale
Sayfalar 111 - 114
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocuklarda kasık fıtığı için en uygun ameliyat zamanı ne olmalı sorusuna yanıt aramak.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde acil ameliyata alınan boğulmuş kasık fıtığı olgularının hastane kayıtları incelendikten sonra, bu retrospektif çalışma ile son on yılda ameliyat edilen 56 (53 erkek, 3 kız) olgu değerlendirildi. Olguların yaş, cins, taraf, başvuru semptomları ve başlangıç süreleri ile birlikte daha önce fıtığın farkedilip edilmediği, herhangi bir sağlık kuruluşundan ameliyat randevusu alıp almadığı gibi veriler değerlendirildi. Kayıtlar incelendiğinde; 12 olguda elle redüksiyon strangülasyon bulguları nedeniyle
denenmemiş, diğer tüm olgularda ise sedatif enjeksiyonunu takiben redüksiyon denenmiş fakat başarılı olunamamıştır.

BULGULAR: Olguların çoğunluğunu (42 olgu) 1 yaşından küçük bebekler oluşturmaktaydı. İki olgu yanlış tanılarla izlem ve tedavi altındaydı. Ondört olgu ise çok uzun sürelerle bazı kliniklerin ameliyat programında yer alıyordu. Elde edilen ameliyat bulguları ve kısa takipleri sonucunda; 2 olgunun kaybedildiği, 3 olguya laparotomi, 7 olguya ince barsak rezeksiyonu ve anastomoz, 2 olguya ooferektomi, 4 olguya parsiyel omentektomi, 6 olguya apandektomi uygulanmak zorunda kalındığı anlaşıldı. Takipler esnasında 3 olguda testiküler atrofi gelişti.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Türkiye’de ağır-aksak işleyen bir sosyal güvenlik sistemi olduğu bilinen bir gerçektir. Bütün olumsuzluklara rağmen çocuk cerrahlarının da üzerine bazı sorumluluklar düşmektedir. En azından üç aylıktan daha küçük bebeklerdeki fıtıkların tedavisine öncelik verilmelidir.

INTRODUCTION: Although the answer is very well known among the pediatric surgeons, we considered it necessary to ask the same question again when we evaluated the data of cases of incarcerated hernia taken into emergency operation in our clinic.
METHODS: In this retrospective study, 56 cases (53 boys, 3 girls) were evaluated. In 12 cases manual reduction was not tried because of signs of strangulation, and in the remaning patients reduction following sedation was not succesful. The cases were evaluated with respect to age, sex, side, mortality and morbidity and especially whether herniography was scheduled for operation in another institution.
RESULTS: The majority of the patients were under 1 years of age (n=42). Two newborns died in early postoperative period. Laparatomy was performed in three cases; small intestinal resection and primary anastomoses in seven cases, oopherectomy in two cases, partial omentectomy in four cases, and appendectomy in six cases. During the follow-up, testicular atrophy was seen in 3 boys. Two
cases were followed up with wrong diagnoses by departments other than pediatric surgery, and 14 cases had been scheduled for operation for very late periods, a fact that caused us to consider this tragic situation seriously.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is known that a very slowly working social security system exists in our country. However, pediatric surgeons carry some responsibility even in this difficult situation. At least, a priority should be given to the treatment of the inguinal hernias of infants less than 1 year of age, especially younger than three months old.

4.
Çocukluk çağı kostik özofagus darlıklarının tedavisinde özofagus rekonstrüksiyonları
Esophageal reconstruction in the treatment of caustic esophageal strictures in children
Abdülkadir Genç, Zeliha Ural, Cahit Güçlü, Teoman Şen, Murat Yılmaz, Oktay Mutaf
Sayfalar 115 - 119
GİRİŞ ve AMAÇ: Türkiye’de, kostik madde içimine bağlı özofagus darlıkları sıklığı azalmış olmakla birlikte varlığını korumaktadır. Tedaviye yanıt vermeyen ileri derecede darlığı olan olgularda özofagusu düzeltmek için değişik cerrahi girişimler gerekli olmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız uygulanan bu cerrahi girişimlerle ilgili deneyimimizi ve teknik yaklaşıma ilişkin detayları özetlemektir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Kostik özofagus yanığı nedeniyle 1975-1999 yılları arasında Ege Üniversitesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı’na başvuran 1277 olgudan 123 olguya özofagusu düzeltici cerrahi yöntemler uygulanmıştır. Bu yöntemlerin sonuçları, komplikasyonları, komplikasyonların yöntemle olan ilişkileri, komplikasyonlara uygulanan tedaviler, morbiditeleri, hasta dosyalarından geriye dönük olarak değerlendirilmiştir.

BULGULAR: Toplam 102 olguya koloözofagoplasti yapılmıştır. On olguda sağ torasik retro hilar, 92 olguda retrosternal yol ile kolon interpozisyonu uygulanmıştır. Bunların ikisinde (% 2) transplantın tümünde, üçünde (% 3) transplantın servikal ucunda nekroz meydana gelmiştir. Servikal anastomozun birinci seansta veya ikinci seansta yapılmasına göre olgular karşılaştırıldığında tek
aşamada yapılan toplam on iki olgunun altısında (% 50) anastomoz darlığı izlenirken, servikal anastomozun ikinci seansa ertelendiği 80 olgunun yalnızca sekizinde (% 10) servikal anastomozda darlık gelişmiştir. Servikal anastomozun iki seansta yapılmasının daha az darlık oluşturduğu görülmüştür. Sağ torasik retrohilar kolon interpozisyonu yapılan on olgunun yedisinde greftin genişlediği ve uzadığı görülmüştür. Transplantın retrosternal olarak yerleştirildiği olgularda greftin genişlemesi ve uzaması daha az sayıda olguda sorun yaratmıştır. Üç olguya jejunoözofagoplasti uygulanmış ve bir olguda terminal nekroz, iki olguda ise total nekroz meydana gelmiştir. Seride geriye kalan 18 olguya intratorasik özofagus darlığının rezeksiyonu ve uç uca anastomoz uygulanmıştır. Bu seride dört olgu (% 3.25) kaybedilmiştir.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Sunulan çalışmada saptanan bulgulara göre, kostik özofagus darlıklarının cerrahi tedavisinde mümkün olan bütün durumlarda öncelikle striktür rezeksiyonu ve primer anastomoz yönteminin uygulanmasının uygun olacağı, bunun yapılamadığı durumlarda sol kolon ile retro sternal yoldan ve iki seanslı olarak uygulanan koloözofagoplastinin daha az komplikasyona yol açtığı ve daha iyi
sonuç verdiği ortaya çıkmıştır.

INTRODUCTION: The incidence of esophageal strictures in children due to caustic ingestion shows a descending trend but still keeps its importance. In severe cases, who are resistant to medical treatment, several surgical interventions are proposed in repair of the constricted esophagus. The aim in the present study is to summarize the experiences in the technical approach.
METHODS: In 1277 patients who were admitted to Pediatric Surgery Department of Faculty of Medicine of Ege University between the years 1975-1999 only 123 underwent corrective surgical treatment of the esophagus. Results of the different surgical approaches, complications, relations of the complications with the treatment applied, treatment applied for complications and morbidity were retrospectively reviewed.
RESULTS: In a total of 102 cases coloesophagoplasty was applied, in 10. through right thoracic retrohilar path and in 92 by retrosternal colon interposition. In 2 cases (2 %) necrosis was seen whole transplant and in 3 cases only at the cervical end of the transplant. When cases were evaluated according to the application of anastomosis in the first or second sequences, anastomosal stricture was seen in 6 of 12 cases (50 %) in the former, but in only 8 of 80 cases (10 %) in the latter. It was clearly seen that correction
in the second sequence leads to less strictures. Grafts were widened and elongated in 7 of 10 cases with right thoracic retrohilar colon interposition, however in cases whom the transplants were placed retrosternally the graft widening and elongation were of lesser problem. To three cases jejunoesophagoplasty was applied and in one case terminal necrosis and in 2 cases total necrosis were seen. In the remaining 18 cases in the present series, the intra thoracic esophageal stricture resection and end to end anastomosis were applied. Total overall mortality rate was 3.25 % (4 of 123).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the surgical treatment of esophageal strictures, if possible, a stricture resection and primary anastomosis should be undertaken. Otherwise a coloesophagoplasty with left colon through retrosternal path in two sequence seems more appropriate and has good outcome with low complication rate.

5.
Çocukluk çağı ampiyemlerinin tedavisi
Treatment of childhood empyemas
Aydın Şencan, Cüneyt Günşar, Deniz Süzek, İrfan Karaca, Erol Mir
Sayfalar 120 - 124
GİRİŞ ve AMAÇ: Plevral ampiyemde kapalı sualtı drenajı ile birlikte antibiyotik uygulaması (ameliyatsız tedavi) klasik tedavi şeklidir. Son zamanlarda evde ven içi antibiyotik uygulaması, göğüs boşluğuna fibrinolitik maddelerin verilmesi veya torakoskopik drenaj gibi pek çok yeni seçenekler gündeme gelmiştir. Ancak bu yeni yöntemlerin endikasyonları, zamanlaması ve sonuçları henüz tam olarak belirgin değildir. Çalışmamız, ameliyatsız tedavinin etkinliğini araştırmak için planlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 1998-2000 yılları arasında kliniğimizde ampiyem tanısı alan 57 olgu, geriye dönük olarak değerlendirilmiştir.

BULGULAR: Olguların ortalama yaşı 4.8 yıl olup, % 66.6’sı erkektir. Ampiyemli olguların % 56’sı akut, % 42.1’i fibrinopürülan
evrede değerlendirilmiştir. Başlangıçta olguların biri hariç hepsine antibiyotik ve tüp torakostomi uygulanmıştır. 26 olgunun 9’una ikinci bir göğüs tüpü takılmış, 17’sine de ultrasonografi eşliğinde birden fazla torasentez yapılmıştır. Olguların % 84.2’si ameliyatsız tedavi ile iyileşmiş, yalnız 9 hastada dekortikasyon yapılmıştır. 3 hastada göğüs boşluğuna ürokinaz uygulanmış, ancak sonuç alınamamıştır. En uzun kapalı sualtı drenajı 32 gün olup ortalama hastanede kalım süresi 17.5 gündür.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Özellikle akut ve fibrinopürülan evrede uygulanan ameliyatsız tedavi hastaların çoğunda başarılı sonuç verir. Lokülasyon gösteren olgularda, birden fazla torasentez ve gerektiğinde ikinci bir göğüs tüpünün yerleştirilmesi, cerrahi girişim gereksinimini azaltmaktadır. Ameliyatsız tedavi her zaman ucuz değil ama basit bir yöntemdir.

INTRODUCTION: Tube thoracostomy and antibiotic therapy are the classical ways of therapy in pleural empyema. Therapeutic options have increased in the last several years to include home intravenous antibiotics, intrathoracic instillations of fibrinolytics and thoracoscopic drainage. The indications the timing and the results of these newer therapies remain unclear. The study has been
planned to investigate the efficiency of non-operative treatment.
METHODS: 57 cases who were diagnosed as empyema between 1998 and 2000 in our clinic were retrospectively evaluated.
RESULTS: The mean age of the patients was 4.8 years and 66.6 % of them were male. 56 % of the patients were classified as acute while 42,1 % were classified as fibropurulent empyemas. A second chest tube was inserted in 9 of the 26 patients and USG guided thoracentesis were performed in the other 17 patients. 84.2 % of the cases responded to non-operative therapy and only 9 patients required decortication. Intrathoracic urokinase instillation was performed in three patients but the results were uneventful.
The longest duration of treatment with tube thoracostomy was 32 days and the average hospitalisation was 17.5 days.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Non-operative treatment used in acute and fibropurulent empyemas is successful in most of the cases. Multiple thoracentesis and insertion of a second tube if needed, decrease the need of surgery in patients with persistent loculations The conservative treatment regimen used (tube thoracostomy drainage plus appropriate antibiotics) is simple, though not always cheap.

6.
Kapalı sualtı drenajı uygulanan pnömotorakslı yenidoğanlarda morbidite ve mortalite üzerine etkili faktörlerin değerlendirilmesi
Evaluation of the factors affecting morbidity and mortality in neonatal pneumothorax treated with closed intercostal tube dranaige
Mustafa Çelik, Güngör Karagüzel, Cem Boneval, Adnan Aslan, Yelda Mumcu, Nihal Oygür, Mustafa Melikoğlu
Sayfalar 125 - 129
GİRİŞ ve AMAÇ: Pnömotoraks (PNT) yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde sık karşılaşılan ve acil girişim gerektiren bir cerrahi sorundur. Bu çalışmada, kapalı sualtı drenajı (KSAD) uygulanan PNT’li yenidoğanlara ait değişik karakteristikleri inceleyerek morbidite ve mortalite açısından risk oluşturan faktörleri belirlemeyi amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 1997 ile 2000 yılları arasında, PNT tanısı koyulan ve KSAD uygulanan 39 yenidoğan çalışma kapsamına alındı. Bu hastalarda PNT’nin görülme zamanı, derecesi, uygulanan solunum desteğinin tipi ve eşlik eden akciğer hastalıklarının morbidite (KSAD süresi ve komplikasyonlar) ve mortalite üzerine etkileri incelendi.

BULGULAR: Serimizde ortalama KSAD süresi 3.8±2.3 gün, komplikasyon ve mortalite oranları ise sırasıyla % 17 ve % 23 olarak bulundu. PNT tanısı hastaların 20’sinde (% 51) yaşamın ilk günü koyuldu. Tanı sırasında 14 hasta (% 36) iki günlük ve geri kalan beş hasta (% 13) iki günlükten daha büyük yaşta idi. Mortalite oranı birinci gün tanı koyulanlarda en yüksekti (% 30). Hafif, orta ve ciddi derecede PNT’si olan hastalar arasında KSAD süreleri açısından anlamlı bir fark yokken (p>0.05), ciddi derecede PNT’si olan hastaların mortalitesi anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). Ayrıca solunum desteği olarak oksijen, CPAP ve mekanik ventilasyon (MV) uygulanan hastalarda komplikasyon oranının arttığı ve bunlar arasında en yüksek mortalitenin MV uygulanan hastalarda olduğu saptandı (% 40). Eşlik eden akciğer hastalıklarının, KSAD süreleri ve komplikasyon oranları üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı
görüldü (p>0.05). Ancak solunum güçlüğü sendromu (SGS)’nin eşlik etmesi durumunda mortalite anlamlı olarak yükseldi (% 46, p<0.05).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu bulgular, PNT’nin ortaya çıkması açısından en riskli dönemin yaşamın ilk 48 saati olduğunu gösterdi. Ayrıca, ciddi derecede PNT, MV ve SGS’nin morbiditede belirgin bir artışa neden olmaksızın mortaliteyi anlamlı olarak yükselttiği saptandı.

INTRODUCTION: In neonatal intensive care units, pneumothorax (PNT) is a frequently encountered surgical problem requiring urgent intervention. In this study, considering various characteristics of the patients, we aimed to determine the risk factors affecting morbidity and mortality in neonatal PNT treated with closed intercostal tube dranaige (CITD).
METHODS: Between February 1997 and January 2000, data of 39 newborns diagnosed as having PNT and who had undergone CITD were analyzed. The effects of PNT occurrence time, PNT severity, type of respiratory support used and accompanying pulmonary disorders on morbidity (duration of CITD and complications) and mortality were examined.
RESULTS: In our series, mean CITD duration was 3.8±2.3 days. Complication and mortality rates were 17 % and 23 %, respectively. PNT was diagnosed at the first day of life in 20 patients (51 %). At the time of diagnosis, 14 patients (36 %) were two days old and the remaining five patients (13 %) were older. Mortality rate was highest in the patients diagnosed at the first day of life (30 %). While
there was no significant difference between CITD durations of the patients with mild, mode-rate or severe PNT (p>0.05), mortality of the patients with severe PNT was significantly higher (p(0.05). Furthermore, it was found that complication rate increased with the use of oxygen, CPAP and mechanical ventilation (MV). Among these patients, mechanically ventilated patients had the highest mortality (40 %). Accompanying lung disorders did not cause a significant effect on CTID duration and complications
(p>0.05). However, mortality rate significantly increased in case of accompanying RDS (46 %, p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: These findings indicated that first 48 hours of life is the most risky period for PNT occurrence. In addition, it was found that severe PNT, MV and accompanying RDS significantly increased mortality without causing a considerable increase in morbidity.

OLGU SUNUMU
7.
Çocuklarda kronik invajinasyon: Dört olgu sunumu
Chronic intussusception in childhood: Report of four cases
Vedat Bakan, Burhan Köseoğlu, Önder Önem, Salim Bilici, İsmail Demirtaş
Sayfalar 130 - 133
İnvajinasyon çocuklarda barsak tıkanıklığının sık nedenlerinden biridir. Akut invajinasyonda, hastaların çoğunda klasik semptom ve bulguların varlığıyla doğru tanı konur. Kronik invaginasyon da ise atipik klinik prezentasyon ve kronik semptomlar nedeniyle tanıda gecikme olabilir. Bu makalede dört kronik invaginasyon olgusu sunulmuştur. Hastaların hiç birinde başlatıcı nokta bulunamazken,
tümünde mobil kolon saptanmıştır. Kronik invajinasyon olgularında tipik olmayan klinik ortaya çıkış ve tanısal gecikme vurgulanmaktadır.
Intussusception is a frequent cause of bowel obstruction in infants and toddlers. Correct diagnosis in majority of the patient with acute intussusception is made by typical presentation and symptoms. However, atypical presentation and chronic symptoms may cause delay in diagnosis of chronic intussusception. Four cases of chronic intussusception are reported. There was no leading point in patients and they had mobile colon or poor fixation of colon. Atypical presentation and diagnostic delay in chronic intussusception are arqued.

8.
Kaudal regresyon sendromu: Olgu sunumu
Caudal regression syndrome: Case report
Güliz Ergün, İbrahim Ulman, Ahmet Çelik, Coşkun Özcan, Ali Avanoğlu, Acun Gökdemir
Sayfalar 134 - 136
Kaudal regresyon sendromu sakral ve/veya lumbar omurganın kısmen veya tamamen yokluğuyla karekterize, nadir bir konjenital spinal anomalidir. Çoğu olguda üriner ve fekal inkontinans eşlik eder. Diğer sistemlerle ilgili ek anomaliler de vardır. Burada klinik ve radyografik bulguları kaudal regresyon sendromuyla uyumlu, idrar ve gaita inkontinansı olan yedi yaşındaki kız olgu sunulmaktadır. Ek olarak meningosel, unikorn uterus, sol over ve tuba yokluğu ve sol alt ekstremite yokluğunun olması, olguyu diğer kaudal regresyon olgularından ayırmaktadır. Sakral meningosel nedeniyle önce nöroşirurjikal girişim uygulanan olguya, Mitrofanoff ve Malone prosedürleri, sentetik yama ile karın duvarı rekonstrüksiyonu, dermal sinüs traktı eksizyonu uygulanmış ve tam kontinans sağlanmıştır. Bu hastalar nadir olması ve patolojinin pek çok sistemi ilgilendirmesi bakımından ilginç olup multidisipliner yaklaşımla tedavi edilmelidirler. Erken tanı ve tedavi üriner traktusta geri dönüşü olmayan hasarı önlemede anahtardır ve yaşam konforunu artırır.
Caudal regression syndrome is a rare congenital spinal malformation that is characterized by partial or total absence of sacral and/or lumbar spine. Urinary and fecal incontinence coexist with most of the cases. Associated anomalies are also present with this syndrome. A seven years old female patient who had clinically and radiologically established caudal regression syndrome with urinary and fecal incontinence is presented. In addition, the presence of meningocele and unicorn uterus with the absence of left overy, tube and left lower limb distinguished this case from other types of caudal regression. Mitrofanoff and Malone procedures, reconstruction of the abdominal wall with synthetic material and excision of the dermal sinus tract were performed for the patient who had been previously operated for sacral meningocele, and complete continence was achieved. The rarity of the malformation and its associated anomalies involving multiple systems, makes this syndrome an intriguing situation, thus requiring multidisciplinary management. Early diagnosis and treatment is the key to prevent irreversible damage in the urinary tract and to improve the quality of life

9.
Menstrüasyon varlığında hematokolpos
Hematocolpos in the presence of menstruation
Nergül Çördük, İbrahim Ulman, Coşkun Özcan, Ali Avanoğlu
Sayfalar 137 - 139
Menstrüasyon olduğu halde gelişen hematokolpos tanıda yanılgıya ve gereksiz abdominal eksplorasyona neden olmaktadır. Alt abdominal ağrı ve pelvik kitle nedeniyle farklı dönemlerde kliniğimize yatırılarak uterus didelfis, hematokolpos ve ipsilateral renal agenezi tanısı alan üç adolesan kız sunulmaktadır.
1987'de başvuran 12 yaşındaki olguya acil laparotomi yapılıp hemihisterektomi uygulanmıştır. 1994'te başvuran, başka bir merkezde iki ay önce laparotomi yapılmış olan 14 yaşındaki olguya over torsiyonu ön tanısıyla laparotomi yapılıp hematokolposa drenaj uygulanmıştır. Haziran 2001'de başvuran 12 yaşındaki olgu erken ve doğru tanı almış ve vajinal yolla septum eksize edilmiştir.
Alt abdominal ağrı yakınması ve pelvik kitle olan adolesan kızlarda uterus didelfis ve hematokolpos akla getirilerek vajinal yolla tanı ve tedavi tercih edilmelidir.
Hematocolpos that occurs in spite of regular menstruation can lead to misdiagnosis and unnecessary laparotomy. Three adolescent girls with uterus didelphys, hematocolpos and ipsilateral renal agenesis who had admitted to our department with lower abdominal pain and pelvic mass in different time periods is presented.
In 1987, hemihisterectomy was performed to the 12 year old girl at urgent laparotomy. In 1994, a 14 year old patient who had had a laparotomy elsewhere two months before was admitted with a preoperative diagnosis of ovarian torsion, and hematocolpos was drained at laparotomy. Twelve year old patient who was admitted in 2001, had an early and correct diagnosis and vaginal septum was excised via vaginal route.
Uterus didelphys and hematocolpos should be considered in adolescent girls presenting with lower abdominal pain and pelvic mass, and vaginal route should be preferred for diagnosis and treatment.

DIĞER
10.
Literatürden Özetler
Salih Çetinkurşun
Sayfalar 140 - 141
Makale Özeti | Tam Metin PDF

 
 
Copyright © 2021 Türkiye Çocuk Cerrahisi Derneği. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale