TR | ENG ISSN 2667-7024
 
Volume : 34   Issue : 1  Year : 2020

Current Issue Published Numbers Articles In Print The Most Downloaded Articles Send Online Article




 
: 24 (3)
Volume: 24  Issue: 3 - 2010
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.Comparison of transanal endorectal pull-through and laparoscopic assisted transanal endorectal pull-through for Hirschsprung's disease
Mahmut Güzel, Mustafa Küçükaydın
doi: 10.5222/JTAPS.2010.101  Pages 101 - 106
AMAÇ: Bu çalışmada, Hirschsprung hastalığının (HH) tedavisinde, transanal endorektal pull through (TEP) ve laparoskopi yardımlı transanal endorektal pull through (LYTEP) yöntemlerinin sonuçları karşılaştırıldı.
YÖNTEMLER: Endorektal pullthrough yapılan 47 Hirschsprung hastası, uygulanan ameliyat yöntemlerine göre iki gruba ayrıldı ve sonuçları birbiriyle karşılaştırıldı. Grup I’de 25 hasta (17 erkek, 8 kız) vardı ve yaş dağılımı 12-40 gün (ortalama 24 gün) olup, Nisan 2000-Nisan 2005 tarihleri arasında TEP ile ameliyat edilmişlerdi. Grup II’de 22 hasta (15 erkek, 7 kız) vardı. Bu grupta yaş dağılımı 10–60 gün (ortalama 32 gün) olup, Mayıs 2005-Ocak 2009 tarihleri arasında LYTEP yöntemi ile ameliyat edilmişlerdi. Hastaların cinsiyetleri, başvuru ve ameliyat anındaki yaşları, ameliyat süreleri, kan transfüzyon ihtiyaçları, hastanede kalma süreleri, perianal ekskoriasyon, anal dilatasyon sayıları, ameliyat sonrası erken ve geç dönem dışkılama sayıları ve Krickenberg kriterlerine göre kontinans durumları incelendi. Bulguların analizi SPSS 15.0 programı, normal dağılıma uygunluk sınaması ise Shapiro-Wilk testi ile yapılmıştır. Nitel değişkenler için Ki-Kare testi, nicel değişkenler için Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. P değerinin 0.05'ten küçük olması anlamlı kabul edilmiştir.
BULGULAR: Her iki grup arasında yaş ve cinsiyet farklı değildi. Ameliyat süresi ve kan transfüzyon ihtiyacı grup II’ de daha azdı. Hastanede kalma süreleri, erken ve geç dönemde spontan dışkılama sayıları açısından da gruplar arasında fark yoktu. Her iki grupta da ameliyata bağlı barsak yapışıklığı tespit edilmedi. Perianal ekskoriasyon açısından gruplar arasında fark yok iken anal dilatasyon sayısı grup II’de anlamlı şekilde daha azdı. Her iki grubun kontinans sonuçları iyi ve benzer özellikte idi.
SONUÇ: Fonksiyonel sonuçlar açısından her iki grup arasında benzerlik olmasına rağmen, LYTEP’in TEP’e göre; ameliyat süresinin daha kısa, kanama miktarının daha düşük, dilatasyon gereksiniminin daha az olması gibi üstünlükleri tespit edilmiştir. Bu sonuçlar ışığında HH’ nın tedavisinde LYTEP yönteminin, mümkün olduğu durumlarda, TEP ameliyatına göre daha tercih edilebilir olduğunu düşünüyoruz.
OBJECTIVE: In this study, we compared the results of transanal endorectal pull-through (TEP) and laparoscopic assisted transanal endorectal pull-through technique (LATEP) for Hirschsprung's disease (HD).
METHODS: Forty-seven Hirschsprung’s disease patients, operated on by endorectal pull-through, were divided in two groups according to operation technique and results were compared with each other. In group I, there were 25 patients (17 boys, 8 girls), age ranged from 12 days to 40 days (average of 24 days) and these patients were treated with TEP between April 2000 and April 2005. In group II, there were 22 patients (15 boys, 7 girls), age ranged from 10 days to 60 days (average of 32 days) and these patients were treated with LATEP between May 2005 and January 2009. Age, sex, operating time, amount of blood transfusion, hospitalization time, number of daily stooling spontaneously in early and late periods, perianal excoriations and anal dilatations and faecal continance were analyzed. Statistical analysis was made by using the Shapiro-Wilk test, Mann-Whitney-U test and Chi-Square test. The differences were considered significant when p values were less than 0.05.
RESULTS: Age and sex of the patients were not statistically different. Operating time and amount of blood transfusion were less in group II. Hospitalization time and number of daily stooling spontaneously in early and late periods was not different between two groups, too. There was no intestinal obstruction secondary to adhesions in two groups. Perianal excoriation rates were not different between two groups and number of anal dilatations were less in group II significantly (p<0.05). Good results for faecal continence were obtained in the two groups.
CONCLUSION: Although the functional results are similar in the both groups, we identified that LATEP has some advantages to the TEP, minimized blood loss and operating time and less anal dilatations. According to this results we think that LYTEP is preferable to TEP for management of HD, where possible.

2.Upper urinary tract duplications: Evaluation of 24 cases
Müjdem Nur Azılı, Günay Ekberli Ağırbaş, Halil Atayurt, Hüseyin Tuğrul Tiryaki
doi: 10.5222/JTAPS.2010.107  Pages 107 - 112
AMAÇ: Üst idrar yolu komplet duplikasyonları oldukça nadir görülen karmaşık anomalilerdir. Özellikle üreteroselin eşlik ettiği duplike sistemli olgularda değişik tedavi seçeneklerinin uygulama endikasyonları ve sonuçları üzerinde görüş birliği yoktur. Çalışmamızda üst idrar yolu duplikasyonlarında tedavi seçeneklerini, opere ettiğimiz 24 olgunun sonuçlarını sunarak literatür bilgileri ışığında tartışmayı amaçladık.
YÖNTEMLER: 2005–2011 yılları arasında opere edilen üst idrar yolu sistem duplikasyonu olan 24 olgu geriye dönük olarak değerlendirildi. Klinik bulgular ve tetkik sonuçları irdelenerek yapılacak cerrahi girişime karar verildi.
BULGULAR: Yaşları 5 gün ile 14 yaş (ortalama 4,88+3,83 yaş) arasında değişen 19’ u kız, 5’ i erkek, 24 olgu hastane kayıtlarından geriye doğru irdelendi. On iki olguda duplike sistem sol, on olguda sağ, iki olguda ise bilateral yerleşimli idi. Üreterosel eşlik eden beş olgunun üçünde iki aylık iken endoskopik insizyon uygulandı. Vezikoüreteral reflü saptanan olguların altısında yüksek dereceli reflü nedeni ile üreteroneosistostomi yapıldı. On olguda ise öncelikle endoskopik subüreterik enjeksiyon yapıldı. Üreteroneosistostomi gerçekleştirilen on dört olgudan onbirinde ortak kılıf ile işlem gerçekleştirilirken, üç olguda üreteroüreterostomi yapılarak tek üreterle operasyon tamamlandı.
SONUÇ: Üst idrar yolu sistem duplikasyonları ender görülen karmaşık anomalilerdir. Üst idrar yolu duplikasyonları tedavisinde, heminefrektomiden üreteroselin endoskopik insizyonuna kadar pek çok değişik cerrahi girişim gerekebileceğinden hastaya özel tedavi seçeneğinin belirlenmesi önemlidir. Heminefrektomi sağlam renal üniteye reflüsü olmayan olgularda seçilebilecek bir tedavi seçeneğidir. Alt pole reflüsü olan olgular tek sistem reflülü olgular gibi değerlendirilmelidir. Erken dönemde üreteroselin endoskopik insizyonunun üst pol fonksiyonlarının korunması üzerinde ve tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarının önlenmesinde herhangi bir katkısı olmadığı düşüncesindeyiz.
OBJECTIVE: Complete duplication of upper urinary tract is a very rare complex anomaly. There is no standard option about the treatment of the patients especially in cases accompanied by ureterocele. In our study, we aimed to discuss the indications for surgery with upper urinary tract duplications, the results and the treatment options of 24 cases in the light of literature.
METHODS: Between 2005–2011, 24 cases which were operated for the upper urinary tract duplications were analyzed retrospectively. Clinical findings and test results were examined and the surgical interventions were decided.
RESULTS: The ages were ranged from 5 days to 14 years with the mean age of 4,88+3,83 years and twenty-four patients of five males and nineteen females were evaluated from hospital records retrospectively. In twelwe cases the duplicated urinary tract was on the left; in ten cases on the right and in two cases it was bilateral. Endoscopic ureterocele incision was performed in three of the five cases which were associated with the ureterocele. In six cases, ureteroneocystostomy was performed due to high grade vesicoureteral reflux. Initially endoscopic subureteric injection was applied to ten patients. Eleven of the fourteen cases were treated by common sheath ureteroneocystostomy while in three cases, ureteroneocystostomy with excision of the dilated ureter was performed after ureteroureterostomy.
CONCLUSION: Upper urinary tract duplications are very rare complex anomalies. It is important to determine the specific treatment options because many different surgical procedures from heminephrectomy to endoscopic ureterocele incision may be needed. Heminephrectomy is a treatment option for the cases without reflux to normal renal unit. Patients with lower pole reflux should be evaluated as the patients with single system of reflux. We think that there is any contribution of early endoscopic incision of ureterocele on the conservation of the upper pole functions and in the prevention of recurrent urinary tract infections.

3.The early and late period alterations on the contralateral renal parenchyma secondary to unilateral ureteropelvic junction obstruction: experimental study
Mesut Kaçar, Elif Çetin, Yusuf Çalışkan, Emin Balkan, Nizamettin Kılıç, Hasan Doğruyol
doi: 10.5222/JTAPS.2010.113  Pages 113 - 120
AMAÇ: Bu çalışma; deneysel olarak oluşturulan tek taraflı parsiyel ve
tam ÜPB obstrüksiyonu modelinde aynı taraf ve özellikle karşı taraf
böbrekte görülen erken ve geç dönem histopatolojik değişiklikleri ortaya
koymak ve bu değişikliklerin progresyonunu değerlendirmek amacıyla
planlanmıştır.
YÖNTEMLER: Kırk iki adet Sprague Dawley cinsi dişi sıçan her
grupta 14 sıçan olacak şekilde, oluşturulan tek taraflı ÜPB
obstrüksiyonunun derecesine göre, rastgele üç gruba ayrıldı. Grup 1’e,
sham operasyonu yapıldı. Grup 2’de parsiyel, Grup 3’te ise tam ÜPB
obstrüksiyonu oluşturuldu. Her gruptaki sıçanların yarısı iki hafta sonra,
diğer yarısı ise sekiz hafta sonra sakrifiye edilerek bilateral nefrektomi
uygulandı ve böbrek parankimleri histopatolojik olarak incelendi.
BULGULAR: ÜPB obstrüksiyonu aynı taraf böbrekte; renal pelviste kistik
dilatasyona, glomerüler kollapsa, proksimal, distal ve kollektör tübüllerde
dilatasyona ve tübül lümeninde nekrotik hücre depozitine, epitel
hücrelerinde dejenerasyona, intertisyel ödem, inflamasyon ve fibrozise
neden oldu. Bu histopatolojik değişikliklerin şiddeti, obstrüksiyonun
şiddetine ve süresine bağlı olarak arttı.
ÜPB obstrüksiyonu karşı taraf böbrekte ise, renal pelviste kistik
dilatasyona, glomerüler kollapsa, proksimal, distal ve kollektör tübüllerde
epitel dejenerasyonuna, intertisyel ödem ve inflamasyona neden oldu. Bu
histopatolojik değişikliklerde obstrüksiyonun şiddetine bağlı olarak
anlamlı bir değişiklik olmadı. Buna karşın obstrüksiyonun süresine bağlı
olarak değişikliklerin şiddetinde azalma olduğu görüldü.
SONUÇ: Tek taraflı ÜPB obstrüksiyonu karşı taraf böbrekte erken
dönemde renal hasara yol açmakta, geç dönemde ise bu hasar
azalmaktadır. Karşı taraf böbrekte erken dönemde görülen hasarın ve
geç dönemde görülen iyileşmenin mekanizmasını araştıracak ileri
çalışmalara ihtiyaç vardır.
OBJECTIVE: The aim of this experimental study is to determine all
histopathological alterations caused by partial and complete unilateral
UPJ obstruction in ipsilateral and particularly contralateral kidney and to
evaluate the progression of these alterations.
METHODS: Forty-two female Sprague Dawley rats were
assigned randomly into three groups (each containing 14 rats) according
to the degree of unilateral UPJ obstruction as group I, sham operation
was performed; group II, partial UPJ obstruction was made; group III,
complete UPJ obstruction was made. Half of the rats in each group were
sacrificed after two weeks and while the other half were sacrificed after
eight weeks and was performed bilateral nephrectomy. Tissue samples
were prepared and processed according to routine light microscopic
tissue processing.
RESULTS: UPJ obstruction led to cystic dilatation of the renal pelvis,
glomerular collapse, dilatation of proximal, distal and collector tubules
and necrotic cell deposit in the tubule lumen, degeneration of the
epithelial cells, interstitial edema, inflammation and fibrosis in ipsilateral
kidneys. Severity of these histopathological alterations depended on
degree and duration of the obstruction.
UPJ obstruction also led to histopathological alterations on the
contralateral kidneys such as cystic dilatation of the renal pelvis,
glomerular collapse, epithelial degeneration of the proximal, distal and
collector tubules and interstitial edema and inflammation. Although
severity of these histopathological alterations did not depended on
degree of obstruction, decreased in severity depending on the duration of
the obstruction.
CONCLUSION: UPJ obstruction leads to renal damage on the contralateral
kidney in the early period, but this renal damage is reduced in the late
period. Further investigations are needed to investigate the mechanism
of renal damage that the development in the early period and the
improvement in the late period.

4.Analysis of the permanent renal injury risk factors in congenital neuropathic bladder
Gökhan Gündoğdu, Hakan Taşkınlar, Dinçer Avlan, Ali Delibaş, Bahar Taşdelen, Ali Naycı
doi: 10.5222/JTAPS.2010.121  Pages 121 - 125
Amaç: Doğumsal spinal disrafizm (SD) olgularında böbrek fonksiyonları uzun dönem hayat süresini belirleyen en önemli faktördür. Çalışmamızda SD çocuklarda böbrek parankim hasarına yol açan etkenlerin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Hastalar ve Yöntemler: SD tanılı 80 çocukta böbrek parankim hasarı varlığı DMSA sintigrafi ile değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, vezikoureteral reflü (VUR), tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu (İYE), detrusor kaçırma noktası basıncı (DKNB) ve nörojen mesane tedavisinin ve tedaviye başlangıç yaşının böbrek hasar gelişimi ile ilişkisi sorgulandı.
Bulgular: 38 erkek, 42 kız çocuk hastanın dosya bulguları geriye dönük olarak incelendi. Yaş ortalaması 66.7±28.2 ay olarak saptandı (2 - 204 ay). Ortalama takip süresi 20.5±9.4 ay olarak bulundu. Çocuklarda SD tanıları sırasıyla myelomeningosel, gergin omurilik sendromu, diastometamyeli, sakral agenezi, siringomyeli idi. Böbrek hasarı 18 (% 22.5) çocukta saptandı. Böbrek hasarıyla VUR varlığı, İYE atakları ve nörojen mesane tedavisi ve tedaviye başlangıç yaşı ile istatiksel ilişkisi bulundu. (p değerleri sırasıyla; <0.001, 0.001, 0.016, 0.013)
Artmış DKNB (>40 cmH2O) hasar gelişme riskini 1.952 artırsa da istatiksel anlamlılık bulunamadı. (p=0,213) Tedaviye başlangıç yaşı her 1 ay artıkça hasar gelişme riski 1.013 kat arttığı saptandı.
Sonuç: Nöropatik mesane tanılı çocuklarda VUR, tekrarlayan İYE ve riskli grupta nöropatik mesane tedavisinde gecikmenin böbrek hasarı gelişimi için risk faktörlerdir.
Aim: Renal function is the most important factor determining the life time in children born with congenital spinal dysraphism (SD). In the present study, we aimed to investigate factors associated with renal parenchymal injury in children with SD.
Patients and Methods: Renal parenchymal injury was investigated by DMSA scintigraphy in 80 children with SD. Age, gender, vesicoureteral reflux (VUR), recurrent urinary tract infections (UTI), detrusor leak point pressure (DLPP), neurogenic bladder treatment and its onset time were questioned parameters with the renal injury.
Results: Records of 38 male, 42 female children were investigated retrospectively. Mean age was 66.7±28.2 months (2-204 m). Mean follow up time was 20.5±9.4 months. The diagnoses were myelomeningocele, tethered chord syndrome, diastometamyelia, sacral agenesia, syringomyelia; retrospectively. Renal injury was detected at 18 (22.5 %) children. VUR, UTI, neurogenic bladder treatment and age of treatment onset had statistically significance with the renal injury. (p values were; <0.001, 0.001, 0.016, 0.013 retrospectively)
DLPP over 40 cmH2O had increased injury risk 1.952 times but statistically significance was not found. (p=0,213) Onset time of treatment had increased the risk of injury 1.013 times with every one month.
Conclusion: VUR, recurrent UTI and delay of neurogenic bladder treatment in the risk group children are factors associated with the renal injury in neuropathic bladder children.

5.The role of asymmetrical dimethylarginine in the rat sepsis model
İbrahim Uygun, Mustafa Deniz, Özlem Unay Demirel, Halil Tuğtepe, Serdar Hilmi İskit, Türkan Yurdun, Serpil Bilsel, Tolga Emrullah Dağlı
doi: 10.5222/JTAPS.2010.126  Pages 126 - 134
AMAÇ: Asimetrik dimetilarginin (ADMA), endojen, kuvvetli bir nitrik oksit sentaz enzimi inhibitörüdür ve nitrik oksit (NO) sentezinde anahtar bir düzenleyicidir. Çoklu organ yetmezliği sendromlu (ÇOYS) hastalarda plazma ADMA düzeyinin yükseldiği ve kötü prognozun bir göstergesi olduğu bildirilmiştir. ADMA-enflamasyon ilişkisini açıklamaya çalışan kısıtlı sayıdaki yeni çalışmalarda ise, ÇOYS’un daha önceki safhalarından biri olan sepsiste plazma ADMA düzeyinin artıp azalması ile ilgili çelişkili sonuçlar bildirilmiştir. Bu deneysel çalışmada sıçanlarda, sepsisin hiperdinamik normotansif erken dönemi modeli oluşturularak plazma ADMA ve L-arginin (L-Arg) düzeylerinin ölçülmesi ve sepsiste ADMA ve L-Arg’in rolünün açıklanması amaçlandı.
YÖNTEMLER: Çalışmada iki grup (n=8) oluşturularak 16 adet genç erkek Sprague-Dawley türü sıçan kullanıldı. Sepsis grubunda çekum bağlanması ve delinmesi modeli ile sepsis oluşturuldu ve 24. saatte hemodinamik ve biyokimyasal ölçümler ile yüksek basınçlı sıvı kromatografisi metodu ile plazma ADMA ve L-Arg ölçümü yapılarak sham grubu ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Sepsis grubundaki tüm sıçanlarda ağır peritonit ve hiperdinamik normotansif erken sepsis safhası gelişti. Ölçülen hemodinamik, biyokimyasal ve hematolojik bulguları arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Plazma ADMA düzeyleri, sham grubunda (n=6) 5,33 mikromolar, sepsis grubunda (n=7) 10,24 mikromolar olarak anlamlı bir şekilde yüksek bulundu (p<0.05). Ayrıca, sepsis grubundaki sıçanların plazma ADMA düzeyleri ile ortalama arter basınçları arasında pozitif bir korelasyon saptandı (r=0.77, p<0.05). Sepsis grubundaki sıçanların plazma L-Arg düzeyleri ve L-Arg/ADMA oranlarında sham grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı bir fark saptanmadı.
SONUÇ: Hiperdinamik normotansif erken sepsis döneminde plazma ADMA düzeyi yükselmektedir ve ADMA, ileride sepsisin erken döneminin bir biyogöstergesi olarak kullanılabilir.
OBJECTIVE: Asymmetrical dimethylarginine (ADMA) is an endogenous major inhibitor of nitric oxide (NO) synthase enzymes and a physiological modulator of NO biosynthesis. Elevation of plasma ADMA levels in critically ill patients with multiple organ dysfunction syndrome (MODS) and this elevation is an independent risk factor of intensive care unit mortality are showed. In a few recent studies attempting to explain relationship between ADMA-inflammation, conflicting results were reported about increasing or decreasing of plasma ADMA levels in sepsis earlier stage of MODS. We aimed to investigate ADMA and L-arginine (L-Arg) conditions in the rat sepsis model.
METHODS: Male Sprague-Dawley rats were grouped as sham (n=8) and sepsis (n=8). Sepsis was induced by the cecal ligation and perforation model. Twenty four hours after the induction of sepsis, rats were monitored and measured of hemodynamic parameters. Then rats were sacrificed and samples were taken for measurements of biochemistry parameters and plasma levels of ADMA and L-Arg. ADMA and L-Arg were measured simultaneously by high-performance liquid chromatography.
RESULTS: All of rats in the sepsis group were induced severe peritonitis and hyperdynamic normotansive early sepsis. Plasma ADMA concentrations were in sham group (n=6) 5,33 micromolar, whereas in sepsis group (n=7) significantly 10,24 micromolar (p<0.05) and in addition, between mean arterial blood pressure and plasma ADMA levels in the septic rats were showed positive correlation (r=0.77, p<0.05). Other measuremets were not significant between two groups.
CONCLUSION: In the hyperdynamic normotansive early sepsis, plasma ADMA levels are elevated. Plasma ADMA concentration may use to predictor marker in early sepsis in the future.

CASE REPORT
6.A very rare cause for neonatal methemoglobinemia: Enteral methylene blue
Ahmet Baş, Çiğdem Ulukaya Durakbaşa, Ali İhsan Anadolulu, Meltem Çağlar, Hüseyin Murat Mutuş, Hamit Okur
doi: 10.5222/JTAPS.2010.135  Pages 135 - 137
Methemoglobinemi nonkardiyak siyanozun nadir bir nedenidir. Metilen mavisi (MM) ise boyama özelliği nedeniyle, çeşitli tanısal işlemlere ek olarak, methemoglobineminin tedavisinde kullanılır. MM kullanımına bağlı yan etki görülme olasılığı zayıftır. Bu sunumda enteral yolla MM verilen bir yenidoğanda gelişen methemoglobinemi, hemolitik anemi, hiperbiluribinemi ve akut böbrek yetmezliğine dikkat çekilmekte ve uygulanan tedavi tanımlanmaktadır.
Methemoglobinemia is rare cause for noncardiac cyanosis. Methylene blue (MB) is used for variable diagnostic investigations by virtue of its staining properties and is also a well-accepted therapeutic agent to treat methemoglobinemia. Side effects are rare with its use. This presentation describes a neonate who developed methemoglobinemia, hemolytic anemia, hyperbilirubinemia and acute renal failure after enteral administration of MB and defines the treatment modality employed.

7.Tracheoesophageal fistula secondary to disc battery ingestion
Kıvılcım Karadeniz Cerit, Gürsu Kıyan, Halil Tuğtepe, Tolga E. Dağlı
doi: 10.5222/JTAPS.2010.138  Pages 138 - 140
Son yıllarda elektronik oyuncak ve aletlerin kullanımının artması sonucu disk pillerin çocuklar tarafından yutulmasının sıklığında da artış olmuştur. Özoagusta takılan disk pilleri erken dönemde çıkarılmadığı takdirde ciddi komplikasyonlara neden olabilmektedir. Yazıda disk pil yutulması sonrasında trakeaözofageal fistül gelişen iki olgumuz sunularak; olguların geliş bulguları, klinik seyirleri ve fistüllerin spontan olarak kapanmalarıyla sonuçlanan konservatif tedavi tartışılmıştır.
Ingestion of disc batteries by children became more frequent in recent years, due to the increasing usage of electronic toys and devices to children. Unlike the usual foreign bodies, ingestion of disc batteries may be associated with serious complications if not removed early. We report two cases of tracheoesophageal fistula secondary to disc battery ingestion and discuss their presentation, clinical trial and conservative treatment resulting in their spontaneous closure.

8.A rare complication of trauma: Residual soft-tissue foreign body
Elif Emel Erten, Ayşe Karaman, İbrahim Karaman, Yusuf Hakan Çavuşoğlu, İsmet Faruk Özgüner, Derya Erdoğan
doi: 10.5222/JTAPS.2010.141  Pages 141 - 143
Çocukluk çağında travmalara sık olarak rastlanmakla birlikte, travma sonrası yumuşak dokuda yabancı cisim görülmesi oldukça nadirdir. 10 yaşındaki kız hasta, bir ay önce merdivenden düşme sonrası başlayan topallama öyküsü ile hastanemize başvurdu. Skolyozu olan ve sağ uyluğunu fleksiyonda tutan hastanın muayenesinde; sağ inguinal bölge inferiorunda, 2 cm’lik sert, hassas ve hiperemik bir kitle saptandı. Kitleye yönelik yapılan ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi incelemelerinde; sağ inguinal bölgede cilt altı yağ doku içerisinden kas planlarına uzanan oblik oryantasyonda lineer dansite (yabancı cisim?) izlendi. Lezyonun enfekte görünümlü olması nedeniyle hastaya antibiyoterapi başlanıp, yabancı cisme yönelik eksplorasyon planlandı. Operasyon günü hastanın inguinal bölgedeki lezyonundan spontan pürülan drenajı oldu, drenaj sonrası lezyonun içerisinden kırık bir kürdan çıkarıldı. Çocuklarda atipik yerleşimli apse varlığında, tahta parçası gibi direkt röntgenle saptanamayan, gözden kaçmış bir yumuşak doku yabancı cisminin olabileceği akla getirilmelidir.
Although children frequently expose to trauma, foreign object in soft tissues as a component of trauma is a rare clinical entity. A 10 years old female patient admitted to our clinic with the complaint of limping of the right leg which was started 1 month ago after she fell from the stairs. The patient was scoliotic and tending to keep her right thigh flexed. On physical examination there was a subcutaneous solid and tender mass with local hyperemia on it which was measured 2 cm in diameter just below the right groin. The ultrasound and CT scans revealed a linear density in the subcutaneous fat tissue of the right groin extending to the muscle plains (foreign object?) which was orientated obliquely. Because of the infected look of the lesion, antibiotic therapy was started and surgical exploration was planed. On surgical exploration, purulent material drained during the procedure and after debridement of infected tissues a broken toothpick was found in the lesion. In cases of atypically located abscess in children, radiologically nonopaque foreign objects that can be overlooked (like pieces of wood) in soft tissues must be reminded.

 
 
Copyright © 2021 Türkiye Çocuk Cerrahisi Derneği. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale