TR | ENG ISSN 2667-7024
 
Volume : 34   Issue : 1  Year : 2020

Current Issue Published Numbers Articles In Print The Most Downloaded Articles Send Online Article




 
: 21 (1)
Volume: 21  Issue: 1 - 2007
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.Prosefessional perception of Turkish pediatric surgeons on Turkish language
Mustafa İnan, Hatice Gül, Uğur Koltuksuz, İlhami Sürer, Münevver Hoşgör, Serdar İskit, İbrahim Karnak, Güngör Karagüzel
Pages 5 - 10
AMAÇ: Çocuk cerrahlarının uğraşları yönünden Türkçe'ye bakışını, Türkçe'yi bilim dili olarak kullanma eğilimlerini ve Türkiye Çocuk Cerrahisi Derneği'nde (TÇCD) yapılan dil çalışmalarını algılayışını araştırmak.
YÖNTEMLER: Çalışma kesitsel ve tanımlayıcı anket uygulaması olarak yapıldı. TÇCD Dil Kurulu üyeleri tarafından hazırlanan yapılandırılmış bir anket formu, 2005 yılında Gaziantep'te yapılan ulusal kongrede çocuk cerrahisi uzmanlık alanında çalışan 250 hekime dağıtıldı. Elde edilen veriler tanımlayıcı istatistiksel yöntemler ve X2 testi kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Anketlerin % 72.4'i geri toplandı. Katılımcılardan % 79.1'i erkek, % 20.9'sı kadındı. Yabancı kökenli terimlerin çokluğu nedeniyle hastalarıyla iletişim kurmakta güçlük çeken çocuk cerrahlarının oranı % 66.5 olarak bulundu. Katılımcılar Çocuk Cerrahisi Dergisi'nde bir dil köşesi oluşturulmasını % 72.9, yabancı kökenli terimlere Türkçe karşılık bulunması çalışmalarını % 83.1 ve çocuk cerrahisi terimler sözlüğü çalışmalarını da % 86.5 oranında desteklemekteydi. Türkçe'nin doğru ve güzel kullanımı konusundaki çalışmaları tamamen destekleyen profesörler (% 86.4) ile yardımcı doçentler (% 68.4) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı. Yeterli Türkçe kaynak olsaydı mesleğimi daha iyi uygulardım diye düşünen araştırma görevlileriyle (% 76.7) öğretim üyeleri (% 28.1) arasında belirgin bir fark bulundu (p<0.05).
SONUÇ: Türk çocuk cerrahları günlük yaşamlarında Türkçe'nin etkin kullanımı konusunda oldukça duyarlıdır. Bu duyarlılık yaş ve unvandaki yükseliş ile giderek artmaktadır. Ülkemizde çocuk cerrahisi alanında Türkçe kaynak yetersizliği vardır ve bu durum başta araştırma görevlileri olmak üzere bütün meslek üyelerini olumsuz yönde etkilemektedir. Meslektaşlarımız aynı dili konuşabilme ve yazabilme konusundaki çabalara önemli oranda destek vermektedir. Ayrıca TÇCD Dil Kurulu çalışmaları meslek üyelerince yakından izlenmekte ve önemsenmektedir.
OBJECTIVE: To investigate the perception of Turkish pediatric surgeons on the studies of conservation and improvement of Turkish language under the protection of the Turkish Association of Pediatric Surgeons (TAPS) and their professional opinion about Turkish language.
METHODS: This was a cross-sectional and descriptive study. The constructed questionnaire, designed by the members of the Language Committee of the TAPS (LCTAPS), was distributed among 250 Turkish pediatric surgeons in the annual meeting which was held in Gaziantep in 2005. The obtained data were analyzed with descriptive statistics and X2 test.
RESULTS: In the study, 72.4 % of the questionnaires were returned. The participants were 79.1 % male and 20.9 % female. The rate of Turkish pediatric surgeons who had communication difficulty with their patients due to abundance of the foreign originated terms was 66.5 %. It was found that the participants supported to constitute a “language section” in the official journal of TAPS (72.9 %), to find Turkish terms instead of the foreign originated (83.1 %) and to write a Turkish pediatric surgery terms dictionary (86.5 %). There was statistically significant difference between professors (86.4 %) and assistant professors (% 68.4) who supported the study of using correct and good Turkish language. It was found a statistically significant difference between pediatric surgery fellows (76.7 %) and university lecturers (28.1 %) who thought as “I could better perform my job if there were more Turkish literature”.
CONCLUSION: Turkish pediatric surgeons are quite sensible on the effective usage of Turkish language. This sensibility is parallel to age and title. There is inadequate Turkish literature in pediatric surgery in our country and it has negative effects on our colleagues. The members of TAPS mostly support the efforts on speaking and writing the same language and studies of LCTAPS on Turkish language.

2.Basic experimental research course according to participant evaluation
Hamit Okur, Kudret Doğru, A. Celil Ünver, Erkut Somak
Pages 11 - 14
AMAÇ: Laboratuar hayvanlarında deneysel çalışma yapacakların bu konuda çalışma yapabilmeleri için gerekli eğitimi almaları ve sertifika sahibi olmaları birçok ülkede yasal zorunluluk olarak uygulanmaktadır. Ülkemizde deney hayvanları konusunda son yıllarda bazı yasal düzenlemeler yapılmış olmasına rağmen, deneysel araştırma yapacak kişilerin sertifikasyonu konusunda bir standart bulunmamaktadır. Belli merkezlerde lokal olarak bazı uygulamalar yapılmaktadır. Kurumumuzda Eylül 2003'ten itibaren Türkiye'de ilk kez iki gün süreli periyodik Deneysel Araştırma Kursu başlatılmıştır. Bu çalışmanın amacı kurs katılımcılarına kurs sonunda uygulanan anket çalışması ile ilgili sonuçları takdım etmek ve iki gün süreli kurs uygulamasının sonuçlarını tartışmaktır.
YÖNTEMLER: Eylül 2003-Haziran 2004 tarihleri arasında periyodik olarak düzenlenen Deneysel Araştırma Kursu'na katılan 175 katılımcıya kurs sonunda 35 sorudan oluşan bir anket çalışması yapıldı.
BULGULAR: Katılımcıların % 96'sı tıp kökenli olup, % 53’ünü araştırma görevlileri oluşturmakta idi. Katılımcıların % 95'i kursta anlatılan teorik konuları yeterli bulurken, yine % 98'i pratik uygulamaları yeterli bulmuşlardı. Katılımcıların % 94'ü canlı hayvan üzerinde eğitimin gerekliliğini savunurken, yine % 94'ü deneysel çalışma yapmak için böyle bir kursa katılmanın gerekliliğini belirtmişlerdi. Katılımcıların % 87'si kurs sonunda kendilerini deneysel çalışma için yeterli görmüşlerdi. Kurs sonunda katılımcıların % 74'ü hayvan etik hakları konusunda görüşlerinde önemli değişiklik olduğunu belirtmişlerdi. % 89 katılımcı bu kursun lisans eğitimi sırasında verilmesi gerekliliğini önermişlerdi.
SONUÇ: Laboratuar hayvanlarında deneysel çalışma yapmak için gerekli eğitimin alınmasının gerekliliği ve iki gün süreli kursun yeterliliği bu çalışma ile gösterilmiştir.
OBJECTIVE: In most countries it is a legal obligation on researchers to take a qualified basic education and to have a certificate for performing experimental research on laboratory animals. Although some legal arrangements have been done recently, there is no standard training programme in our country. Some practices have been locally done in certain centers. We have instituted two days periodical basic experimental research courses in our research center since September 2003. The aim of this study is to present the results participant questionnaire which we applied at the end of each course.
METHODS: We performed a questionnaire consisting of 35 questions to 175 participants at the end of each course which was arranged periodically at each month between September 2003 -June 2004.
RESULTS: 96 % of participants were medical doctors and the 53 % of those compose of research assistants. According to participants, theoretical lectures and practical applications during the course were adequate 95 % and 98 %, respectively. 94 % of participants were defended the necessity of the training on the living animals and the participation to such an experimental research course. 87 % of participants found adequate theirselves to make an experimental research on laboratory animals. At the end of the course, 74 % of participants were stated that there have been considerable changes on their sight about animal ethical rights. In addition to this, 89 % of participants were suggested the necessity of teaching the research methods on laboratory animals during the license education.
CONCLUSION: It has been demonstrated that training for performing the experimental research on laboratory animals is necessary and a two days programme is adequate.

3.The role of bowel habits and anorectal region functions on determining behaviour vs drug therapy on pediatric patients with fecal incontinence: a prospective clinical trial
Billur Demiroğulları, Barış Bağbancı, Dilşad Foto Özdemir, Elvan İşeri, Esin Gökçe, Aylin İlden Koçkar, Buket Dalgıç, A. Can Başaklar, Nuri Kale
Pages 15 - 19
AMAÇ: Süregelen kabızlığa bağlı dışkı kaçırması (DK) olan çocuklar cerrahi, ruh ve çocuk sağlığı klinikleri arasında dolaşırlar ve birbirinden farklı yöntemlerle tedavi edilirler. Bu çalışmada, DK olan çocuklarda davranış ve ilaç tedavisini belirlemede barsak ve anorektal fonksiyonları değerlendirmenin bir öneme sahip olup olmadığı araştırılmıştır.
YÖNTEMLER: Hastanemiz Çocuk Ruh Sağlığı ve Çocuk Hastalıkları Poliklinikleri'ne DK yakınmasıyla başvuran, yaşları 5-14 arası olan toplam 47 (11K, 36E) çocuk çalışmaya dahil edildi. Tüm çocuklar, Çocuk Cerrahisi Polikliniği'nde değerlendirilerek kalın barsak boşalma zamanı (KBBZ) ve anorektal manometri (ARM) ölçümleri yapıldı. Daha sonra rastgele dağılımla çocuklar iki gruba ayrıldı. 2 ay süreyle Grup 1'e davranış, Grup 2'ye imipramin tedavisi uygulandı. Tedavi öncesi ve sonrası haftalık dışkılama ve DK sayıları (DS ve DKS), idrar kaçırma durumları not edildi.
BULGULAR: Heriki grup arasında tedavi öncesi haftalık DS, KBBZ ve ARM ölçümleri arasında fark bulunmadı. Tedavi sonrası haftalık DKS heriki grupta da anlamlı olarak azaldı ancak gruplar arasında fark yoktu. Grup 1'de davranış tedavisine yanıt vermeyen ve uzun KBBZ olan çocukların yaşlarının diğerlerine göre küçük olduğu dikkat çekti. Grup 2'de KBBZ uzun olan ve olmayan çocukların imipraminden fayda gördüğü saptandı. İdrar kaçırma şikayetleri ise Grup 1'de daha anlamlı olarak azalmış bulundu.
SONUÇ: Okul öncesi dönemde DK yakınmasıyla başvuran ve KBBZ uzun olan çocuklarda tek başına davranış tedavisi yetersiz kalmaktadır. Bu çocuklara ilaç desteği olarak imipramin verilebilir. DK sorunu olan çocuklarda tedavi yöntemini belirlemede anorektal bölge fonksiyonlarının değerlendirilmesi anlamlı değildir.
OBJECTIVE: Children with fecal incontinence (FI) due to chronic constipation usually are treated by either pediatric surgery or pediatric psychiatry and via totally different treatment strategies. In the present study we evaluated the role of anorectal physiology and bowel habits of children with FI in determining optimal behavioral and medical treatment approach.
METHODS: 47 patients (11 female, 36 male) who were in the range of 5-14 years with FI admitted to departments of pediatrics and pediatric psychiatry in our center were evaluated by pediatric surgery department for colonic transit time (CTT) and anorectal manometry (AM). The patients were randomly distributed to two groups. Group 1 received behavioral treatment; group 2 received imipramine treatment. Weekly defecation numbers (WDN), fecal and urinary incontinence episodes were recorded pre and post treatment.
RESULTS: There were no difference among groups in terms of WDN, CTT, and ARM. FI episodes were reduced in both groups after the treatment but there was no statistical difference between the groups. The children refractory to treatment and with long CTT in group I were found to be younger children. All of the patients in group 2 benefited from imipramine treatment independent from the CTT. Urinary incontinence was found to be significantly lower in patients in group 1.
CONCLUSION: Behavioral treatment in preschool children with fecal incontinence may not be sufficient alone. In these children imipramine may be a suitable adjunctive therapy. Anorectal physiological studies have no statistically significant role in determining the therapy of choice in pediatric patients with FI.

4.Duhamel-Martin vs transanal endorectal pullthrough operations in Hirschsprung's disease
İrfan Karaca, Aytaç Karkıner, Erdal Türk, Günyüz Temir, Başak Uçan, Esra Uçuk, Münevver Hoşgör
Pages 20 - 24
AMAÇ: Hirschsprung hastalığında (HH) tanının yenidoğan (YD) döneminde konması ve neonatal anestezideki gelişmeler, hastalığın cerrahi tedavisini yenidoğan döneminde uygulanan primer pullthrough ameliyatlarına yönlendirmiştir. Bu çalışmanın amacı, HH'nın cerrahi tedavisinde, tek basamaklı transanal endorektal pullthrough (TEP) ve Duhamel Martin ameliyatlarının morbidite ve komplikasyonlarını karşılaştırmaktır.
YÖNTEMLER: 1996-2001 yılları arasında Duhamel Martin ameliyatı uygulanan 10 hasta 1. grubu, 2001-2005 yılları arasında TEP ameliyatı uygulanan 18 hasta 2. grubu oluşturdu. Birinci ve 2. grup hastalar; yaş, rezeke edilen barsak uzunluğu, ameliyat sonrası ilk defekasyona kadar geçen süre, nazogastrik (N/G) dekompresyon süresi, oral beslenmeye geçiş ve yoğun bakımda (YB) kalış süreleri ile ameliyat sonrası komplikasyonlar açısından geriye dönük olarak incelendi. Sonuçlar, Mann-Whitney U testi kullanılarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Ortalama operasyon yaşı, 1. grup hastalarda 53.7±16.98 (15-195/365) gün, 2. grup hastalarda 47.55±11.53 (3-180/365) gün (p>0.05). Rezeke edilen barsak uzunluğu, 1. grupta 17.60±4.73 (7-58) cm, 2. grupta 15.83±2.18 (5-32) cm, (p>0,05), operasyon süresi 1. grupta 302.00±16.51 (240-400) dk., 2. grupta 174.44±11.34 (100-240) dk. (p<0.01), YB'da kalış süresi 1. grupta 7.90 ±0.80 (5-12) gün, 2. grupta 1.88±0.37 (0-7) gün (p<0.01), ilk defekasyon süresi, 1. grupta 3.20±0.61 (1-7) gün, 2. grupta 1.33±0.14 (0-3) gün (p<0.01), N/G dekompresyon süresi 1. grupta 6.40±0.79 (4-11) gün, 2. grupta 1.22±0.12 (1-3) gün (p<0.01) olarak değerlendirildi.
SONUÇ: Tek evreli TEP ameliyatının, Duhamel Martin ameliyatına göre; daha kısa süreli olması, barsak fonksiyonlarının daha erken başlaması ve komplikasyonlarının daha az olması gibi avantajları vardır. Erken dönemde tanı konmuş HH'da tek evreli TEP ameliyatı uygulanacak cerrahi yöntemler arasında uygun olanlardan birisidir.
OBJECTIVE: The availability of neonatal diagnosis of Hirschsprung's disease (HD) and developments in the neonatal anesthetic procedures have directed the surgical treatment of HD to primary pull-through operations which are performed during the neonatal period. Aim of this study is to compare the morbidity and the associated complications of transanal endorectal pullthrough (TEP) and Duhamel-Martin operations with single-session which are performed for surgical treatment of HD.
METHODS: 10 patients (group 1) who underwent Duhamel-Martin operation between 1996 and 2001, and 18 patients (group 2) who underwent TEP between 2001 and 2005 were reviewed retrospectively for their ages at the time of operations, length of resected intestine, time of first postoperative defecation, duration of nasogastric decompression, time of oral feed start, length of stay in the intensive care unit, and postoperative complications. Mann-Whitney U test was used for statistical analyses.
RESULTS: Age at the time of operation in group 1 patients was 53.7±16.98 (15-195/365) days, and in group 2 patients it was 47.55±11.53 (3-180/365) days (p>0.05). Length of the resected intestinal segment was 17.60±4.73 (7-58) cms in group 1, and 15.83±2.18 (5-32) cms in group 2 (p>0.05). Duration of the surgical procedure was 302.00±16.51 (240-400) minutes in group 1; and 174.44±11.34 (100-240) minutes in group 2 (p<0.01). Length of stay in the intensive care unit was 7.90±0.80 (5-12) days in group 1; and 1.88±0.37 (0-7) days in group 2 (p<0.01). Time of first postoperative defecation 3.20±0.61 (1-7) days in group 1 and 1.33±0.14 (0-3) days in group 2 (p<0.01). Duration of nasogastric decompression was 6.40±0.79 (4-11) days in group 1, and 1.22±0.12 (1-3) days in group 2 (p<0.01).
CONCLUSION: When compared with Duhamel-Martin operation with single-session, TEP has advantages such as short duration of operation time, early recovery of postoperative intestinal function and less postoperative complications. Transanal endorectal pullthrough procedure with single-session is one of the suitable surgical methods to be performed in early diagnosed HD.

5.Is decompression before contrast enema misleading in newborns with the suspicion of Hirschsprung's disease?
İrfan Karaca, Erdal Türk, Başak Uçan, Aytaç Karkıner, Günyüz Temir, Aliye Kandırıcı, Münevver Hoşgör
Pages 25 - 29
AMAÇ: Hirschsprung hastalığı (HH) düşünülen olgularda baryumlu lavman (BL) rutin olarak uygulanmaktadır. Bu olgularda normal veya dar distal segment, transizyon bölgesinde huni şekilli dilatasyon ve proksimal kolonda belirgin dilatasyon kolon grafisinde saptanan bulgulardır. Klasik bilgi, kolon grafisi öncesi dekompresyon yapılmasının bu bulguların ortadan kalkmasına ve yalancı negatif sonuçlara neden olabileceği şeklindedir. Çalışmamızda kolon grafisi öncesinde yapılan kısa süreli dekompresyonun kolon grafisindeki bulguları etkileyip etkilemediğini geriye dönük olarak incelenmiştir.
YÖNTEMLER: 2002-2005 yılları arasında kliniğimizde HH nedeniyle opere edilen 24 yenidoğan (YD) ve infant; cinsiyet, ortalama doğum ve operasyon kilosu, başvuru şikayetleri ve fizik muayene bulguları, KE öncesi dekompresyon yapılıp yapılmadığı, tanı yöntemleri ve operasyona ait bilgiler yönünden geriye dönük olarak incelemeye alındı.
BULGULAR: Hastaların; kız/erkek oranı: 2/22 idi. 21 hastada, ilk 24 saatte mekonyum çıkışı olmamıştı. 21 hastada karın şişliği, 9 hastada ise safralı kusma şikayeti vardı. Ayakta direkt batın grafisinde (ADBG) 16 hastada hava-sıvı seviyeleri vardı ve pelvik gaz yoktu. Hastaların 5'inde yoğun gaz birikimi varken, 3 hastanın grafisi normaldi. Ortalama doğum kilosu: 3190gr (2200-4300), operasyon kilosu: 3450 gr. (2400-4500), operasyon yaşı 22,5gün (3-60). Tüm hastalara operasyon öncesi tanı amaçlı Baryumlu kolon grafisi çekildi. Kolon grafisi öncesi ortalama 2,3 gün (1-5), günde 2 kez 10 cc/kg ılık serum fizyolojik lavman ve günde 6 kez rektal tüp ile dekompresyon uygulanmıştı. 21 hastada (% 87.5) transizyonel zon (TZ) saptanırken 2 hastada (% 8.33) TZ gösterilemedi. 1 hastada (% 4.16) ise mikrokolon vardı. Hastaların 19 tanesine (% 79) primer TEP, TZ'u gösterilemeyen 2 hasta (% 8.33), mikrokolona sahip 1 hasta (% 4.16) ve inen kolon tutulumu olan 2 hastaya (% 8.33) laparotomi yardımlı TEP tek seansta uygulandı. Peritoneal refleksiyonun ortalama 11,75 cm proksimali (5-30) anüse anastomoze edildi.
SONUÇ: Bu çalışma, BL öncesi yapılan kısa süreli dekompresyonun TZ'un gösterilmesini engellemediğini ve perforasyon riski olan, batın distansiyonlu yenidoğan ve infant olgularda KE öncesi kısa süreli dekompresyon uygulanabileceğini düşündürmektedir.
OBJECTIVE: Contrast enema is routinely used in the diagnosis of cases with a suspicion of Hirschsprung's disease (HD). The diagnostic findings of this procedure are; rectum with normal calibration or a distal narrow segment, funnel shaped dilatation in the transitional zone (TZ) and marked dilatation in the proximal colon. The traditional knowledge is that, decompression before enema may remove these findings and causes false negative results. In this study, the effect of a short duration of decompression prior to contrast enema is analyzed whether it makes any changes on the graphical findings or not.
METHODS: Twenty-four newborns and infants operated because of HD between 2001 and 2005 were retrospectively analyzed for gender, weight at birth and at operation, complaints and physical examination findings on time of admission, presence of decompression before contrast enema, diagnostic procedures and operative findings.
RESULTS: Girls/boys were 2/22. 21 patients had not passed stool in the first 24 hours. 21 patients had abdominal distension and 9 had bilious vomiting. Plain x-ray revealed air-fluid levels without any pelvic gas in 16 and marked gas distension in 5 patients. 3 patients had normal findings. Average weight at birth was 3190 (2200-4300) grs and 3450 (2400-4500) grs at operation. Mean age at operation was 22,5 (3-60) days. All patients had contrast enema before operation. Average duration of decompression with warm saline enema (2 x 10 cc/kg) and rectal tube (6/day) was 2,3 days. TZ was apparent in 21 (87.5 %) patients but could not be detected in 2 (8.33 %). 1 (4.16 %) patient had microcolon. Primary TEP was performed in 19 (79 %) patients. Laparotomy assisted TEP at single session was performed for patients in whom TZ could not be detected in 2 (8.33 %), microcolon was detected in 1 (4.16 %) and descending colon was involved in 2 (8.33 %). An average of 11,75 (5-30) cm proximal of the peritoneal reflection is anastomozed to the anus.
CONCLUSION: The results of this study support that decompression with a short duration before any contrast enema does not affect the presence of TZ. Hence, decompression can be performed in newborns having abdominal distension and high risk of perforation.

CASE REPORT
6.Nonoperative external compression procedure in the management of omphalocele
Mete Kaya, M. Emin Boleken, Orhan Demirtaş, M. Erdal Memetoğlu, Turan Kanmaz, Selçuk Yücesan
Pages 30 - 33
Büyük çaplı omfalosel hastalarına yaklaşım hala tartışılan klinik bir sorundur. Her ne kadar bu hastalarda organların redüksiyonu için dışardan sıkıştırmak için omfalosel kesesinin çıkarılarak sentetik bir materyalin yerleştirilmesi (Silo yöntemi) daha önce tanımlanmışsa da, tekrarlayan ameliyatlar ve dikiş hattının ayrılması ile fasya enfeksiyonu gibi sorunlar olabilmektedir. Bu sunuda, yazarlar, büyük çaplı omfalosele sahip üç yenidoğanda organların redüksiyonunda başarıyla uyguladıkları elastik file ile dışardan sıkıştırma yöntemini tanımlamaktadırlar. Bu yöntem kese içine girmiş organların hasta yatağında, cerrahi yapılmadan ve komplikasyona yol açmadan karna geri gönderilmesini sağlamaktadır.
The management of patients with a giant omphalocele remains a challenging clinical problem. Although resection of the omphalocele sac and applying a prosthetic material (Silo procedure) that allowed external manual compression of giant omphalocele have been described clearly previously, it may have some problems such as repeating operations, and infection of the fascia with disruption of the suture line. The authors describe a successful noninvasive external compression technique with using an elastic string bag for the management of giant omphalocele in three newborn. This procedure allows a controlled nonoperative reduction of the herniated viscera without complication at the bedside.

RESEARCH ARTICLE
7.Liver tumor surgery and our experience
İ. Serdar Arda, İbrahim Ötgün, Mehmet Coşkun, Fatih Boyvat, L. Hakan Güney, Ender Fakıoğlu, Banu Bilezikçi, Özlem Özen, Akgün Hiçsönmez, Mehmet Haberal
Pages 34 - 38
AMAÇ: Kliniğimizde bir yıl içerisinde karaciğer tümörü netanısı ile izlenen hastaların bulguları sunulmaktadır.
YÖNTEMLER: Kliniğimizde 1 yıl içerisinde 6 olgu (3 hepatoblastom, 1 hepatosellüler karsinom, 1 metastatik karaciğer kitlesi -opere Wilms' tümörü- ve 1 embriyonel rabdomiyosarkom) izlenmiştir. Bu çalışmada hastaların bulguları geriyedönük olarak taranmıştır.
BULGULAR: 4'ü erkek ikisi kız olan hastaların yaşları 4 ay ile 6 yaş arasındaydı. Hastaların tümü tümör belirteçleri, dopler ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografik hepatik anjiyografi ile değerlendirildi. 4 hastada kitle tam olarak çıkarıldı. Hepatoblastoma tanılı bir hastaya canlı vericiden karaciğer nakli yapıldı. Hepatoblastomlu diğer bir hasta ise kemoembolizasyon sonrasında kemoterapi programına alındı.
SONUÇ: Çocukluk çağı karaciğer tümörleri ameliyat öncesi bilgisayarlı tomografik hepatik anjiyografi ile ayrıntılı olarak değerlendirilmelidir. Bu hastaların cerrahi sağaltımları deneyimli bir cerrahi ekip tarafından uygun ameliyathane donanımı olan merkezlerde yapılmalıdır. Karaciğer nakli, metastazı olmayan ve çıkarılamayan tümörlerde uygulanması gereken cerrahi sağaltım olmalıdır.


OBJECTIVE: Here, we present our one year experience in patients with liver tumors.
METHODS: 6 patients’ data (1 hepatoblastoma, 1 hepatocellular carcinoma, 1 metastatic liver mass -previously operated for Wilms' tumor- and 1 embryonal rabdomyosarcoma) were investigated retrospectively.
RESULTS: Four of the patients were male and the others were female. Ages were changed between 4 months and 6 years. All patients were investigated with tumor markers, hematological and biochemical analysis, Doppler ultrasonography and computerized tomographic hepatic angiography. Tumor was totally resected in four patients. One patient underwent live-donor partial liver transplantation. One patient with hepatoblastoma is still receiving preoperative chemotherapy.
CONCLUSION: It is quite important to define the tumor borders with computerized tomographic hepatic angiography. We believe that liver tumor surgery should be performed by experienced surgeons in well-equipped centers. Liver transplantation is the treatment of choice in unresectable non-metastatic tumors.

CASE REPORT
8.Parathyroidectomy experiences in children with secondary hyperparathyroidism
İbrahim Ötkün, İ. Serdar Arda, Arzu Gençoğlu, İbrahim Şanlıalp, Özlem Özen, L. Hakan Güney, Aynur Özen, Ender Fakıoğlu, Pelin Oğuzkurt, Akgün Hiçsönmez
Pages 39 - 41
Çocukluk çağında sıklıkla süregen böbrek yetmezliğine ikincil olarak oluşan sekonder hiperparatiroidizm uzun dönemde kemiklerde şekil bozukluklarına ve patolojik kırıklara yol açabilmektedir. Tıbbi sağaltıma yanıt vermeyen bu olgularda total paratiroidektomi ve doku implantasyonu en uygun tedavi yaklaşımıdır. Burada, kliniğimizde ameliyat edilerek izlenen 4 paratiroid olgusu sunulmaktadır. Hastalar ameliyat öncesinde boyun ultrasonografisi ve paratiroid sintigrafisi ile değerlendirilmelidir. Ameliyat sırasında Tc-99m sestamibi kullanımı paratiroid bezlerinin bulunmasını kolaylaştırmaktadır. Sternoklaydomastoid kası içine paratiroid dokusu yerleştirilmesi ameliyat sonrasında ortaya çıkması olası hipoparatiroidizmin önlenmesinde en etkili yaklaşım olarak düşünülmektedir.
Long-duration of hyperparathyroidism secondary to chronic renal failure may cause bone shape changes and pathologic fractures. Total parathroidectomy is the treatment of choice in these patients. Here, we present four patients with secondary hyperparathyroidism who underwent surgery. Intraoperative use of Tc-99m sestamibi significantly facilitates the surgical procedure. We think that implantation of a small amount of parathyroid tissue inside the sternocleidomastoid muscle prevents postoperative hypoparathyroidism.

9.Rapunzel syndrome: A case report
Ömer Yılmaz, Abdülkadir Genç, E. Oryal Taşkın, Şahika Dilşen, Erhun Kasırga, Can Taneli
Pages 42 - 44
Bezoarlar nadir olarak görülmekte ve sıklıkla psikiyatrik bozukluklara eşlik etmektedir. Rapunzel Sendromu gastrik trikobezoarın nadir bir formu olup, bezoarın kuyruk şeklinde uzantısının duodenuma geçmesi ile oluşmaktadır. 12 yaşında kız olgu 4 aydır karında sertlik yakınması ile başvurdu. Bir yıl kadar önce alopesi areata nedeniyle tedavi gördüğü bildirildi. Epigastriumda yaklaşık 20 cm. çapında sert ve hareketli kitle palpe edildi. Cerrahi eksplorasyonda midenin son derece büyük ve sert olduğu görülmüştür. Gastrotomi insizyonu yapılarak mideyi dolduran bezoar kitlesi çıkarılmıştır. Psikiyatri kliniği ile konsülte edilen olguya major depresif bozukluk tanısı konularak tedavi başlandı. Sonuç olarak alopesi nedeniyle başvuran çocuklarda trikofaji akla getirilmeli ve bu tür olgularda psikiyatrik destek sağlanmalıdır.
Bezoars are rare and often reported in patients with some psychiatric disorders. The Rapunzel syndrome is a rare form of gastric trichobezoar with a tail like extension into the intestine. 12 year old girl applied to the clinic with abdominal firmness. She was treated for alopecia areate one year ago. A firm, mobile and approximately 20 cm. diameter epigastric mass was palpated. A massively enlarged, firm stomach was encountered at surgical exploration. Gastrotomy revealed a large trichobezoar, which was taken out totally. She was referred to a child psychiatrist for assessment and therapy. Her diagnosis was major depression. In conclusion, trichophagy must be considered in children who suffer alopecia and psychiatric support must be provided.

10.A case of congenital midline cervical cleft treated with single Z-plasty
Ömer Yılmaz, Abdülkadir Genç, Peyker Demireli, Teoman Özcan, Can Taneli
Pages 45 - 48
Konjenital orta hat servikal kleft boyun ön kısmının nadir görülen gelişimsel bir bozukluğudur. Embryolojik gelişim teorilerinden en fazla kabul göreni distal branşiyal arkusların boyun orta hatta birleşmesindeki yetersizliktir. Lezyonun tedavi edilmemesi halinde subkutan fibröz kordun giderek kalınlaşması ile boyunda kontraktür meydana gelir. Bu nedenle bütünüyle eksize edilmesi gereklidir. Z-plasti ile onarılan orta hat servikal kleft olgusu nadir görülmesi nedeniyle sunulmuştur.

3 günlük erkek olgu doğumunda boyundaki lezyon nedeniyle götürdükleri hastanede tiroglossal sinüs tanısı konularak operasyon önerilmiş. Polikliniğimize getirilen olgunun fizik muayenesinde boyun ön kısmı orta hatta düz bir yapıda atrofik pembe renkli epitelyum ile kaplı kleft görüldü. Lezyon, olgu 3 aylıkken intratrakeal genel anestezi altında eliptik olarak bütünüyle eksize edildi. Z plasti ile vertikal olarak kapatıldı.

Konjenital orta hat servikal klefti nadir görüldüğü için tanı zorluğu yaşanmaktadır. Tanı ve tedavide hızlı davranmak daha sonra gelişebilecek boyun kontraktürünü engellemektedir.
Congenital midline cervical cleft (CMCC) is a rare developmental anomaly in the ventral aspect of the neck. The most excepted theories of embryologic development is impaired fusion of the distal branchial arches in the midline. If the lesion is remain untreated, it causes cicatrical contracture in the neck over time. For this reason complete excision is necessary. We present a case of CMCC treated with Z-plasty closure, because it is very rare.

3 day old male infant was brought to the hospital due to the lesion at his neck, and diagnosed as thyroglossal sinus and recommended to have an operation. When the patient presented to our clinic, his physical examination showed lineer cleft lined with atrophic pink epithelium on the ventral mid-cervical line. The patient underwent elliptically complete excision of the lesion at 3 months of age with intratracheal general anesthesia. The closure of the vertical deficiency was accomplished by single-Z-plasty.

As, CMCC is reported as a rare abnormality diagnosis can be assess difficultly. Diagnosis and the treatment of this abnormality should be managed as soon as possible, in order to prevent the neck contracture highly likely to develop in the future

11.Recurrent cervico-axillary lipoblastomatosis: case presentataion
Soner Tatlıdere, Emre Gönen, Mehmet Yalçın, Fevziye Kabukçuoğlu, Ümran Çetinçelik, Lütfü Baş
Pages 49 - 52
Lipoblastom ve lipoblastomatosis bebeklik ve çocukluk çağının nadir görülen iyi huylu mezenkimal tümörleridir (4,9,16,19). Bu tümörler en sık uzuvlar ve gövdede yerleşirler. Baş ve boyun yerleşimleri oldukça nadirdir (7). Bu çalışmada, 1 yaşındaki erkek hastada, ilk ameliyatta yetersiz rezeksiyon sonrası tekrarlayarak sağ klavikulayı, aksiller damarları ve sinirleri saran, boyuna uzanan, serviko-aksiller lipoblastomatozis olgusu sunulmuştur. Tarafımızca gerçekleştirilen ikinci ameliyatta yapılan en blok rezeksiyon sonrasında tümörde tekrarlama görülmedi. Patolojik değerlendirmede malignite saptanmadı ve kromozomal incelemede de bir özellik bulunmadı. Ameliyat sonrası erken dönemde bir problem saptanmayan hastanın geç takiplerinde, sağ klavikulanın tamamen eridiği tespit edildi. Hasta, takibinin 6. yılındadır. Hastada sağ omuz hareketlerinde günlük hayatını etkileyecek ciddi bir fonksiyonel kayıp bulunmamaktadır. Fizik muayenede brakial pleksus yaralanmasını gösteren bir bulgu mevcut değildir. Bu olgu sunumunun amacı, nadir görülen, malignite içermeyen, lokal invazif, kromozomal bozukluk zemininde gelişebilen, tekrarlama oranı yüksek ve yerleşimine göre ciddi sorunlara yol açabilen lipoblastom ve lipoblastomatozis tedavisinde tam rezeksiyonun önemini vurgulamak ve infantil dönem tümörleri arasında hatırlanmasını sağlamaktır.
Lipoblastoma and lipoblastomatosis are rare benign mesenchymal tumors of childhood and infancy (4,9,16,19). These tumors are most frequently located at the body and extremities. Head and neck localizations are reported to be rare (7). In this report, we present a one-year-old case with cervico-axillary lipoblastomatosis that showed recurrence after the first operation, surrounding right clavicula, axillary vessels and nerves. Recurrence was not observed after the second operation, in which en-bloc resection was performed. Pathological evaluation did not show any sign of malignity and chromosomal analysis did not reveal any abnormalities. At the early post-operative follow-up period, there was no a problem related to the operation whereas late follow-up revealed complete resorption of the right clavicle. Currently, patient is in the sixth year of follow-up and has no functional deficit that affects his routine daily life. In the physical examination, no sign of brachial plexus injury is detected. Aim of this case report is to remind this rare tumor when diagnosing infantile and childhood tumoral masses and to emphasize the importance of complete resection while operating lipoblastoma and lipoblastomatosis cases, which have high recurrence rate and can cause serious problems depending on their location.

RESEARCH ARTICLE
12.Altered pacemaker activity and fibrotic changes in ureterovesical obstruction cases
Başak Uçan, Derya Yayla, Ragıp Ortaç, Günyüz Temir, Gülden Diniz, Aytaç Karkıner, Münevver Hoşgör, İrfan Karaca
Pages 53 - 58
AMAÇ: Üreterovezikal darlık (ÜVD) etiyopatogenezi henüz aydınlatılamamıştır. İnvitro çalışmalar üreterin sinirsel kontrolü olduğunu kanıtlamıştır. Üreteral peristaltizmin diğer düz kaslarda olduğu gibi kas tabakaları arasında yer alan kimyasal bir mediatör tarafından sağlanan bir stimulus veya üreteral pacemaker aktivitesiyle ortaya çıkabileceği düşündüren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızın amacı ÜVD olgularında bozulmuş pacemaker aktivitesi ve fibrotik değişikliklerin etiyopatogenezdeki yerinin araştırılmasıdır.
YÖNTEMLER: 2000- 2006 yılları arasında kliniğimizde ÜVD nedeniyle opere olan 8 olgudan (E/K: 4/4, yaş ortalaması: 6,2 yaş) alınan 9 üreterin üreterovezikal bölgesi ve proksimalindeki dilate segmentlerine ait patoloji materyalleri incelenmiştir. Kontrol grubu olarak aynı yaş grubundaki tümör nefrektomilerinin distal üreter segmentine ait örnekler (6 olgu) kullanılmıştır. Kesitlere Hemotoksilen Eozin, Gomori trikrom histokimya boyaları yanı sıra Avidine-Biotin Peroksidaz yöntemi ve DAB kromojen madde kullanılarak S100 (Nöral hücre belirteci), c-kit antikorları (Cajal hücre belirteci) ile immunohistokimyasal boyama yapılmıştır. Bulguları değerlendirmek için Spearman korelasyon analizi kullanılmıştır.
BULGULAR: Distal dar segment örnekleri ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında S100 proteini (p: 0.032) ve c-kit (p: 0.029) anlamlı olarak azalmış olarak bulunmuştur. Kontrol grubuna göre dar ve dilate segmentte fibrozisin (p: 0.017) anlamlı olduğu gösterilmiştir.
SONUÇ: Çalışmamız ÜVD etiyopatogenezinde nöral dağılımdaki yetersizliğin ve /veya dar segmentlerde saptanan fibrozisin rol oynayabileceğini düşündürmüştür.
OBJECTIVE: Etiology of ureterovesical junction obstruction (UVJO) is still unknown. Invitro studies have proven that the ureter has a nervous control. There are studies that suggest that ureteral peristalsis can be triggered by a stimulus provided by a chemical mediator located between layers of muscle or by ureteral pacemaker activity. The purpose of our study is to explain the impact of distorted pacemaker activity and fibrotic changes on etiopathogenesis of UVJO.
METHODS: Pathological material of the ureterovesical regions (9 ureters) and proximal dilated segments (5 ureters) of the 8 patients who have been operated for UVJO in our department between 2000 and 2006 have been analyzed. As a control sample, specimens of the distal ureteral segment of tumor nephrectomies (6 ureters) of the same age group have been used. Using spesific antibodies, we studied by immunohistochemistry using S100 (a supporting neuronal cell marker), c-kit (Cajal cell marker). Hematoxylene - Eosin and Gomori tricrom was also studied for fibrosis.
RESULTS: Spearman's statistical non-parametric corelation analysis has yielded a significant decrease of S100 (p: 0.032), c-kit (P: 0.029) in the distal segments of the patients compared to the control samples. The fibrosis in the dilated and narrow segments has been also found significant (p: 0.017) compared to the control samples.
CONCLUSION: Our study has suggested that deficiency in neural distribution and/or fibrosis found in narrow segments could be a factor in UVJO etiopathogenesis.

13.Endoscopic nephroureterectomy and upper pole nephroureterectomy experience using intra or retro peritoneal access
Halil İbrahim Tanrıverdi, İbrahim Ulman, Ali Avanoğlu
Pages 59 - 61
AMAÇ: Endoskopik yolla uygulanan nefroüreterektomi ve üst kutup nefroüreterektomi işlemlerinin etkinliğinin irdelenmesi.
YÖNTEMLER: Kliniğimizde son iki yılda, retroperitoneoskopik ve laparoskopik yolla nefroüreterektomi ve üst kutup nefroüreterektomi uygulanan 12 hastanın sonuçları sunulmuştur.
BULGULAR: İkisi retroperitoneoskopik 6 tanesi laparoskopik olmak üzere toplam 8 hastaya nefrektomi uygulandı. Olguların beşi kız üçü oğlan, yaş ortalaması 9,6 (1-13 yaş arası)' dır. Kullanılan port sayısı 2 ila 5'dir. Laparoskopik nefroüreterektomi yapılan olguların birinde aynı seansta kolesistektomi, bir diğerinde ise over kistine aspirasyon uygulanmıştır. İki olguda da açık üreteroneosistostomi girişimi eklenmiştir. Yaş ortalaması 6,1 (8 ay - 13 yaş arası) ve hepsi kız olan dört hastaya da üst kutup heminefrektomisi uygulanmıştır. Bu olguların bir tanesinde tripleks sistem bulunmakta idi. Heminefrektomilerin ikisi laparoskopik, ikisi retroperitoneoskopik uygulanmıştır. Uygulamaların cerrahi işlem süresi ve hastanede yatış süreleri arasında belirgin bir fark saptanmamıştır.
SONUÇ: Nefrektomi ve heminefrektomi girişimleri için retroperitoneal veya laparoskopik yaklaşımların birbirlerine belirgin üstünlükleri saptanmamasına karşın, ek patolojilere girişim yapma gereksinimi olduğu durumlarda ve uygulama kolaylığı açısından laparoskopik girişimler daha fazla tercih edilmiştir.
OBJECTIVE: Examining the effectiveness of nephroureterectomy and upper pole nephroureterectomy via endoscopy.
METHODS: The results of 12 patients who underwent retroperitoneoscopic and laparoscopic nephroureterectomy and upper pole nephroureterectomy in the last two years were presented.
RESULTS: Eight nephroureterectomies (2 retroperitonoscopic and 6 peritoneoscopic) were performed. Male to female ratio was 3/5, and average age was 9,6 (1-13 years). Minimum two and maximum five ports were used. Cholesistectomy in one, and ovarial cycst aspiration in another patient were applied during the same procedure with laparoscopic nephrectomies. Two open ureteroneocystostomies were added in two patients. Upper pole heminephrectomy was performed in four girls with an average age of 6.1 (8 months-13 years). One of these cases had a unilateral triplex collecting system. Two of the heminephrectomies were retroperitoneoscopic and two were laparoscopic. There was no difference between the durations of surgery and hospitalization of these small groups.
CONCLUSION: Neither laparoscopic nor retroperitoneoscopic nephrectomy is superior to other regarding operating time and hospital stay. However, laparoscopic route was preferred more frequently because of its simplicity for the surgeon, and its large exposure allowing extra interventions for adjacent intraperitoneal pathologies.

CASE REPORT
14.Which treatment in retrocaval ureter in children?
Murat Kemal Çiğdem, Abdurrahman Önen, Hanifi Okur, Hatice Akay
Pages 62 - 64
Retrokaval üreter, çocukluk yaş grubunda çok nadir görülen bir patolojidir. Bu çalışmada, nadir patolojili 2 retrokaval olgumuzun, tanı, tedavi seçenekleri ve takip sonuçlarını sunmaktayız. Olgularımızdan biri, ciddi hidronefroz ve belirgin şikayetler nedeniyle cerrahi olarak tedavi edildi. Diğer olgu ise, orta düzeyde hidronefroz varlığı ve belirgin şikayet olmaması nedeniyle konservatif olarak takip edildi. Retrokaval üreterli olgularda tedavi yaklaşımı, üreteropelvik bileşke darlığı olan hastalardakine benzer şekilde olabilir.
Retrocaval ureter is a rare condition in pediatric population. In this study, we present the diagnosis, therapeutic approach and follow-up of our two cases with retrocaval ureter. One of these underwent surgical correction due to persistent severe hydronephrosis and significant symptoms. We treated the second patient conservatively because of moderate hydronephrosis and normal renal function with no symptoms. The treatment approach in patients associated with retrocaval ureter might be similar to these patients with UPJ-type hydronephrosis.

 
 
Copyright © 2021 Türkiye Çocuk Cerrahisi Derneği. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale