TR | ENG ISSN 2667-7024
 
Volume : 34   Issue : 1  Year : 2020

Current Issue Published Numbers Articles In Print The Most Downloaded Articles Send Online Article




 
: 20 (1)
Volume: 20  Issue: 1 - 2006
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.The effects of treatment with Saccharomyces boulardii on bacterial translocation in rats with obstructive jaundice
Özkan Herek, Mustafa Yılmaz, İlknur Kaleli, Nural Cevahir
Pages 6 - 10
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, bir probiyotik olarak kullanılan Sacchromyces boulardii ile tedavinin safra yolları tkanıklığındaki bakteriyel translokasyon üzerine etkilerini araştırmaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu amaçla, 30 adet erkek albino sıçan 3 gruba ayrıldı: Grup 1) Sham operasyon grubu (n=10),
Grup 2) Koledok bağlanan grup (n=10), Grup 3)Koledok bağlanan+Saccharomyces boulardii verilen grup (n=10). Grup 3'deki sıçanlar koledokları bağlandıktan sonra 5 gün süreyle oro-gastrik besleme tüpü ile verilen Saccharomyces boulardii (1 mgr/gr vücud ağırlığı/gün) ile tedavi edildi. Grup 1 ve 2'deki sıçanlara aynı miktarda serum fizyolojik plasebo olarak verildi. Altı gün sonra tüm ratlar öldürüldü. Mezenter lenf düğümleri, karaciğer, dalak, kan ve çekal içeriklerinden kültürler yapıldı.

BULGULAR: Bakteriyel translokasyon insidansı Grup 1'de %10 (1/10), Grup 2'de % 70 (7/10), ve Grup 3'de % 30 (3/10) olarak bulundu. Grup 2'deki bakteriyel translokasyon insidansındaki artış grup 1 ile karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı idi (p<0.05). Her ne kadar, grup 3'deki bakteriyel translokasyon insidansı grup 2 ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı değilse de, grup 1 ile
karşılaştırıldığında da anlamlı bir artış bulunmadı (p>0.05). Diğer taraftan Grup 3'de çekal içerikteki total bakteri sayısında grup 1 ile karşılaştırıldığında belirgin artış saptanmazken (p>0.05), grup 2'de çekal floradaki total bakteri sayısında grup 1 ile karşılaştırıldığında belirgin artış bulundu (p<0.01).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın sonuçları göstermiştir ki safra yolları tıkanıklığı bakteriyel translokasyon oluşumuna yardımcı olmakta ve arttırmaktadır. Saccharomyces boulardii intestinal ekolojik dengeyi nispeten korumuştur. Saccharomyces boulardii uygulaması tıkayıcı sarılıktaki bakteriyel translokasyon insidansını azaltabilir sonucuna varılmıştır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the effects of the treatment with Saccharomyces boluardii which is widely used as a probiotic on bacterial translocation (BT) in biliary obstruction.
METHODS: For this purpose, thirty male albino rats were divided in 3 groups: Group 1. Sham-operated (n=10), Group 2. Common bile duct (CBD)-ligated (n=10), Group 3. Common bile duct-ligated and treated
with Saccharomyces boluardii (n=10). In group 3, rats were treated with Saccharomyces boluardii (1mg/g body weight/day) that was given by orogastric feeding tube for five days after CBD ligation. In Group 1 and Group 2, rats were given same amounts of sterile saline as placebo. After 6 days of surgery, all rats were sacrificed. Cultures of the mesenteric lymph nodes (MLNs), liver, spleen, blood
and cecal contents were obtained.
RESULTS: The incidence of bacterial translocation was found as 10 % in Group 1, 70 % in Group 2 and, 30 % in Group 3. Increase in the incidence of bacterial translocation was statistically significant in Group 2 compared with Group 1 (p<0.05). Although the incidence of bacterial traslocation in Group 3 was not statistically significant compared with Group 2 (p>0.05), a significant increase was not found compared with Group 1. On the other hand, total bacterial count of cecal flora was found as significantly
increased in Group 2 when compared with Group 1 (p<0.01), while there was no statistically significant increase in the total bacterial count of cecal content in group 3 when compared with Group 1 (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: These data suggested that biliary obstruction promotes and enhances the BT. Saccharomyces boulardii
relatively protected the intestinal ecological equilibrium. The administration of S. boulardii may decrease the incidence of BT in obstructive jaundice.

2.Does lung reexpansion affect urinary lipid peroxidation products in newborns with pneumothorax?
Adnan Aslan, Güngör Karagüzel, Aşkın Güra, Çağdaş Karaveli, Nimet İzgüt Uysal, Nihal Oygür, Mustafa Melikoğlu
Pages 11 - 15
GİRİŞ ve AMAÇ: Pnömotoraks gelişen yenidoğanlarda akciğer reekspansiyonunun idrar lipid peroksidasyon ürünleri üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya mekanik ventilatörde tedavi edilen 12 pnömotorakslı yenidoğan (26-37. Gestasyonel hafta) ve oksijen desteği almayan sağlıklı 15 yenidoğan (31-37. gestasyonel hafta) dahil edildi. Hastalar, pnömotoraksın tanımlanmasını takiben yaklaşık olarak 10 dakika içinde tüp torakostomi geçirdiler. Pnömotoraks gelişen olgularda tüp torakostomiden hemen önce (birinci dönem), 1 saat sonra (ikinci dönem), 12 saat sonra veya pnömotorakslı akciğer tam ekspanse oluncaya kadar (üçüncü dönem) 12 saatte bir idrar örnekleri toplandı ve -70°C'de saklandı. Aynı dönemlerdeki vital bulgular (kalp tepe atımı, kan basıncı, solunum sayısı, oksijen saturasyonu) ve ventilatör parametreleri (maksimum inspiratuar basınç ve son ekspiratuar basınç) kaydedildi. Lipid peroksidasyonu idrar malondialdehid (MDA) düzeylerinin ölçülmesiyle değerlendirildi.
BULGULAR: Birinci, ikinci ve üçüncü dönemlerdeki idrar MDA düzeyleri (sırasıyla 4.08±2.1 nmol/L, 2.8±2.3 nmol/L ve 2.9±1.9 nmol/L) arasında anlamlı bir farklılık bulunmamaktaydı (p>0.05). Kontrol MDA değerleri (4.4±3.06 nmol/L) ile pnömotorakslı yenidoğanların MDA değerleri arasında anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05). Pnömotorakslı yenidoğanlarda her dönemde kontrollere göre kalp tepe atımı daha yüksekti (p<0.05). Sistolik, diastolik kan basıncı ve oksijen saturasyonu, birinci ve ikinci dönemde kontrollere göre daha düşüktü (p<0.01). Pnömotorakslı olguların ventilatör parametreleri dönemler arasında farklılık göstermedi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Deneysel çalışmalar, uzun süreli kollaps ve reekspansiyon sonrası akciğer dokusunda oksijen radikallerinin arttığını göstermiştir. Bununla beraber, pnömotorakslı yenidoğanlarda idrar lipid peroksidasyon ürünlerinin ilk kez değerlendirildiği bu prospektif çalışma, reekspansiyonun idrar MDA düzeylerini etkilemediğini ve kısa süreli kollaps ve reekspansiyonun akciğer dokusunda reperfüzyon hasarı ile sonuçlanmayabileceğini göstermektedir.

INTRODUCTION: We aimed to evaluate the effect of lung reexpansion on urinary lipid peroxidation products in newborns with pneumothorax.
METHODS: This study included mechanically ventilated 12 neonates with pneumothorax (26-37 weeks'
gestation) and 15 healthy neonates (31-37 weeks' gestation). The patients underwent tube thoracostomy within approximately 10 minutes following diagnosis of the pneumothorax. Urine samples were obtained from the neonates with pneumothorax just before tube thoracostomy (first
period), after one hour (second period), after 12 hours or until complete lung expansion (third period), and stored at -70 degrees. Vital signs (heart rate, blood pressure, oxygen saturation) and ventilatory parameters (peak inspiratory pressure, positive end expiratory pressure) were recorded. Lipid peroxidation was evaluated by urinary malondialdehyde (MDA) analysis.
RESULTS: No significant difference was identified between urinary MDA concentrations in the first, second and third periods (4.08±2.1 nmol/L, 2.8±2.3 nmol/L and 2.9±1.9 nmol/L, respectively). Control MDA levels (4.4±3.06 nmol/L) were not significantly different from those of the neonates with pneumothorax (p>0.05). The neonates with pneumothorax had higher heart rates compared to the controls
(p<0.05). Systolic and diastolic blood pressure, and oxygen saturation significantly decreased in the first and second periods than in the controls (p<0.01). Ventilatory parameters did not show any significant difference between the periods.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Several experimental studies show that oxygen radicals increase in the lung tissue after long-term collapse and reexpansion. However, this prospective study, in which urinary lipid peroxidation was evaluated in the neonates with pneumothorax, showed that reexpansion did not affect the urinary MDA concentrations, and short-term collapse and reexpansion might not result in reperfusion injury in the lung tissue.

3.Conservative approach to mediastinitis in childhood secondary to esophageal perforation
Suzi Demirbağ, Tuğrul Tiryaki, Cüneyt Atabek, İlhami Sürer, Bahadır Çalışkan, Haluk Öztürk, Salih Çetinkurşun
Pages 16 - 20
GİRİŞ ve AMAÇ: Özofagus delinmesi sindirim kanalının en ciddi yaralanmalarından birisidir. Günümüzde tanı ya da tedavi
amaçlı özofagoskopinin kullanımının artması eskiden daha nadir gözlenen bu patolojinin artık artan oranlarda karşımıza çıkmasına neden olmaktadır. Bu çalışmanın amacı çocukluk çağındaki özofagus delinmelerinin ve buna bağlı gelişen mediastinitin ameliyatsız tedavisinin güvenliğini ve etkinliğini değerlendirmektir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu klinik ve retrospektif araştırmada 1999-2004 yılları arasında, genel anestezi altında, antegrad buji dilatasyonuna bağlı, özofagus delinmesi ve mediastinit gelişen 12 olgu incelenmiştir. Çalışma iki ayrı merkeze bu nedenle başvuran olgulardan seçilmiştir. Hastalara, geniş spektrumlu antibiyotikler, nazogastrik aspirasyon, gerekli hastalara plevral ya da mediastinal drenaj ile parenteral ya da gastrostomiden enteral beslenme programlarını içeren bir tedavi protokolü uygulanmıştır.
BULGULAR: 1999-2004 yılları arasında 12 olguda 13 özofagus delinmesi olmuştur. Olgulara dörder haftalık aralıklarla, yaklaşık iki ile üç yıl arasında düzenli dilatasyon uygulanmıştır. Beş yıllık dönemde özofagus delinmesinin klinikte yapılan tüm dilatasyonlara oranı 13/1320 (% 0.0098)'dir. Olguların ikisi (% 16.6) kız, onu (% 84.4) erkek olup, ortalama yaş 3.78 yıl (3-7 yaş)'dır. Delinmelerin tamamı dilatasyon işlemi sırasında olmuştur. Ortalama hastanede kalış süreleri 20.7 gün (16-27 gün) olarak hesaplanmıştır. Olguların % 76.9'unda göğüs ağrısı, % 69.2'sinde solunum zorluğu ve taşipne, % 46.1'inde ise ateş ve kusma, % 7.6 olguda ise epigastrik ağrı yakınması gözlenmiştir. Olguların tümüne tıbbi tedavi uygulanmış ve hiçbir hasta kaybedilmemiştir.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Ülkemizde, özellikle kostik madde içimi ve buna bağlı ciddi özofagus darlıkları halen önemli bir problemdir. Alınan tüm önlemlere karşın, temizlik maddelerinin çeşitlerinin artması, bu maddelerin çocuklar için çekici renklerde olması ve ailelerin konuya yeterince duyarlı olmamaları kostik özofajitin ve buna bağlı darlıkların sıklığının artmasına yol açmaktadır. Bu olgulara uygulanan dilatasyon işlemleri sırasında özofagus delinmeleri kolayca oluşabilmektedir. Bu nedenle yapılan dilatasyonları takiben dikkatli klinik gözlem ve kuşku varsa çekilecek akciğer filmi ile delinme olup olmadığının değerlendirilmesi önemlidir. Erişkinlerden farklı olarak, özofagus delinmesi ve buna bağlı mediastinitler çocukluk çağında uygun yo-ğun bakım koşullarında ameliyatsız yaklaşımla güvenli bir şekilde tedavi edilebilmektedir. Ancak dikkatli yapılacak dilatasyonlarla önlenmesi çok daha kolay ve masrafsızdır.

INTRODUCTION: Esophageal perforation (EP) is one of the most serious injuries of the alimentary tract that requires prompt diagnosis and treatment. The incidence of EP in children is increasing because of widespread use of endoscopy as a diagnostic and therapeutic too1. The aim of this study is to evaluate the safety and efficacy of non-operative treatment of esophageal perforation in children.
METHODS: Between 1999 and 2004, a total of 13 EP of 12 patients were evaluated. This study was performed
in children with EP who were admitted to Departments of Pediatric Surgery GATA and SSI Ankara Childrens Hospital. The treatment program consisted of broadspectrum antibiotics, nasopharyngeal aspiration, parenteral or/and enteral nutrition by gastrostomy, and pleural or mediastinal drainage when required.
RESULTS: A total of 13 episodes of EP in 12 patients were treated during this period. Mean age of the patients was
3.75 years (range 3-7 years). Two patients (16.6 %) were girls and ten patients (84.4 %) were boys. Mean hospitali stay was 20,7 days (range 16-27 days). Chest pain was found in 76.9 % of EP (10 of 13 perforations), followed by dyspnea in 69.2 % (9 of 13), vomiting in 46.1 % (6 of 13), fever in 46.1 % (6 of 13) and, epigastric pain in 7.6 % (1 of 13). Only medical therapy was applied in all patients successfully. No patient was deceased.

DISCUSSION AND CONCLUSION: In our country, caustic ingestion and severe esophageal stenoses is still an important problem.
Although security measures are imposed on dangerous products, the incidence of EP increases, because of the constantly expanding cleaning-material industry with their attractive appearance for children and, parents' carelessness in saving caustic agents. EP occurs in children with severe esophageal stenoses secondary to caustic ingestion during dilatation. In children, contrary to adults,
EP can be treated safely by non-operative methods.

4.Is interval appendicectomy in the conservative treatment of appendiceal mass in children necessary?
Aytaç Karkıner, Günyüz Temir, Aliye Kandırıcı, Derya Yayla, Esra Uçuk, Başak Uçan, Münevver Hoşgör, İrfan Karaca
Pages 21 - 24
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocukluk çağı plastron apandisitlerinin tedavisinde, cerrahi veya konservatif yaklaşım arasında tam bir fikir birliği yoktur. Bu prospektif çalışmada geciktirilmiş apendektomi yapılmaksızın konservatif olarak tedavi edilen hastaların sonuçları bildirilmiştir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 1996-Aralık 2003 tarihleri arasında plastron apandisit tanısı alan 42 hasta; yaş, cinsiyet, belirti süresi ve başvuru öncesi ilaç tedavisi, fizik muayene bulguları, laboratuar değerleri, antibiyotik kullanımı, klinik izlem, yoğun bakım ve hastanede kalış süreleri, kontrol ultrasonografi (USG) bulguları ve izlemleri açısından değerlendirildi.
BULGULAR: 16 kız, 26 erkek hastanın yaş ortalaması 8,7 yıl, yakınmaların başlamasından itibaren geçen süre 7,6 gündü. 28 hasta antibiyotik ve/veya analjezik kullanmıştı. 12 hastada fizik muayenede kitle saptanmazken tüm hastalarda plastron kitlesi USG ile kanıtlandı. Başvuru sırasında ve karın ağrısı geçtikten sonra ortalama beyaz küre değerleri sırasıyla 17900/mm3 ve 9860/mm3 idi. Tüm hastalarda hastanede kalış süresince sulbaktam-ampisilin, amikasin ve ornidazol tedavisi ortalama 7,3 gün uygulandı. Taburcu sonrasında yalnızca ağızdan sulbaktam-ampisilin tedavisi ortalama 8,4 gün verildi. Klinik izlemde ortalama olarak nazogastrik dekompresyon süresi 3 gün, beslenmeye başlama zamanı 3,8 gün, yoğun bakım izlem süresi 2,3 gün, hastanede kalış süresi 7,5 gündü. Birinci haftadaki kontrol USG'de kitle boyutlarında % 50 küçülme saptanırken, ortalama 42,5 günde kitlenin tamamen kaybolduğu
görüldü. İzlemde hiçbir hastanın akut karın nedeniyle sağlık kuruluşuna tekrar başvurmadığı ve operasyon geçirmediği yüz yüze ve telefon görüşmelerinde öğrenildi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız çocukluk çağı plastron apandisitlerin geciktirilmiş apendektomi yapılmaksızın konservatif olarak tedavi edilebileceğini göstermektedir. Bu tedavi protokolü uzun süreli takiplerle desteklenmelidir.

INTRODUCTION: Management of childhood appendiceal mass is still controversial. In this prospective trial, the results of the patients who were conservatively treated without interval appendicectomy were reported.
METHODS: Forty-two patients diagnosed with appendiceal mass between January 1996 and December
2003 were evaluated for age, gender, duration of symptoms, any medications previously used, physical examination and laboratory findings, antibiotic regimen, clinical follow-up, intensive care unit and hospital stay, control ultrasonographic findings, and general follow-up.
RESULTS: The mean age of 16 girls and 26 boys was 8,7 and duration of symptoms was 7,6 days. 28 patients had used antibiotics and/or analgesics before admission. No palpable mass was encountered in 12 patients but all were proven to have a solid mass ultrasonographically. The mean leucocyte count on admission and on time when the abdominal pain resolved was 17900/mm3 and 9860/mm3,
respectively. All hospitalized patients were treated with sulbactam-ampicilline, amikacin, and ornidasole with an average duration of 7,3 days, and oral sulbactam-ampicilline was used for 8,4 days after discharge. In the first week of treatment the mass regressed around 50 %, and completely resolved on averagely in the 42,5th day on ultrasonography. According to the data obtained by phone calls or routine controls, follow-up of the patients were uneventful without any recurrent abdominal symptoms or operative procedure.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results show that childhood appendiceal masses can be treated conservatively without interval appendicectomy. This treatment modality must be supported with long term follow-up.

OTHER
5.An unusual complication of penetrating abdominal trauma in children: Hepatic abscess
Ayşe Karaman, Derya Erdoğan, İbrahim Karaman, Y. Hakan Çavuşoğlu, M. Kemal Aslan, Özden Çakmak
Pages 25 - 26
Travma, çocukluk çağında en sık hastaneye başvuru nedenlerinden biridir. Beş gün önce ağaçtan düşme öyküsü olan, 7 yaşında kız hasta, ateş, karın ağrısı ve kusma yakınmaları ile hastanemize getirildi. Karın sağ üst kadranda 4cm'lik dikilmiş yarası ve bu alanda hassasiyeti olan hastanın karın tomografisinde karaciğer apsesi saptandı. Ameliyatta karaciğerdeki apse boşaltıldı ve karaciğere saplanmış olan kıymık parçaları çıkarıldı. Ameliyat sonrası dönem sorunsuz geçti. Delici karın yaralanmaları, yüzeysel gibi görünseler bile, dikkatle incelenmeli ve karın içi organ yaralanması araştırılmalıdır.
Trauma is one of the most common cause of admission to the hospital in childhood. A seven year-old girl who had a history of fall from a tree five days ago, was admitted to our hospital with the complaints of fever, abdominal pain and vomiting. In the right upper quadrant of the abdomen
there was a sutured wound which was 4cm length and localized tenderness was observed in this region. Hepatic abscess was demonstrat on abdominal tomography. In the
operation a hepatic abscess was drained and splinters which were penetrating into the liver were removed. Postoperative period was uneventful. In a penetrating abdominal trauma even if it seems limited to superficial tissues, it must be examined carefully and explored for intraabdominal injuries.

CASE REPORT
6.Adrenocortical tumor: Report of two cases
Hülya Öztürk, Hayrettin Öztürk, Ali İhsan Dokucu, Hatun Duran
Pages 27 - 29
Fonksiyonel adrenokortikal tümör çocuklarda nadir görülür. Çoğu benigndir ancak hem benign ve hem de malign lezyonlar, virilizan veya Cushingoid lezyonlarla bulunabilir. Burada adrenokortikal tümörlü iki olgu sunulmaktadır. Başvurudaki belirti ve bulgular virilizasyon, Cushingoid özellikler, puberte prekoks ve hipertansiyondu. Her iki çocuktaki adrenal bez çıkarıldı. Çalışmada olguların başvuru belirtileri, tedavi yöntemleri ve klinik seyri değerlendirilerek literatür ışığında tartışıldı.
Functioning adrenocortical tumor is rare in children. Although most are benign, both benign and malignant lesions may present with virilizing and Cushingoid features. We present two cases of adrenocortical tumor. The symptoms and signs at presentation were virilization, Cushingoid features,
precocious puberty and hypertension. Both children underwent resection of the tumors. The presenting
symptoms, postoperative course, adjuvant therapy, clinical course are described and the literature is reviewed.

OTHER
7.An unusal cause of swallowing difficulty: live leech in the oesophagus
Hülya Öztürk, Hayrettin Öztürk, Selçuk Otçu, Hatun Duran
Pages 30 - 32
Sülük endoparaziti nadir görülür ancak çok ciddi, ölümle sonuçlanabilen komplikasyonlara neden olabilir. Burada 5 gündür yutma güçlüğü, hematemez, melena ve solukluk şikayeti olan bir olgu sunulmuştur. Endoskopik incelemede özofagusta yerleşmiş sülük tespit edildi ve forseps yardımı
ile çıkarıldı. Hastanın yakınmaları ortadan kalktı.
Leech endoparasitism, although rare, may cause serious, even lethal complications. This paper presents a case with a five days history of haematemesis, melena, pallor and difficulty in swallowing. The cause was found to be a leech in the oesophagus detected by means of endoscopic examination.
This was removed by forceps and the patient's health improved.

RESEARCH ARTICLE
8.The natural history, follow-up and therapeutic approach of hydronephrosis after birth
Abdurrahman Önen
Pages 33 - 38
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmadaki amacımız, doğum öncesinde tanısı konan üreteropelvik bileşke (ÜPB) tipi hidronefrozların doğum sonrası doğal seyrini, takip ve tedavi yaklaşımını belirlemektir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2001 ile Aralık 2003 arasında, doğum öncesinde tanısı konan ÜPB tipi hidronefrozlu 108 olgu
(159 böbrek) doğum sonrası dönemde ileriye dönük olarak aynı cerrah tarafından ortalama 29 (8-44) ay takip ve tedavi edildi. Bu olguların tanı ve takibinde ultrasonografi (USG) ve diüretikli renogram kullanıldı. Hidronefrozun şiddetini belirlemede Fetal Üroloji Birliği (SFU) evreleme sistemi ve renal pelvis ön-arka çapı kullanıldı.

BULGULAR: Olguların 75'i erkek, 33'ü kızdı. Doğumdan sonraki ilk üriner USG'de renal pelvis ön-arka çapı böbreklerin 126'sında <15mm (cerrahi, % 0.8), 18'inde 16-30 mm (cerrahi, % 22.2) ve 15'inde >30 mm (cerrahi, % 80) idi. Doğumdan sonraki ilk üriner USG'de SFU hidronefroz derecesi böbreklerin 125'inde SFU ² 2 (cerrahi, % 0), 13'ünde SFU-3 (cerrahi, % 15.4) ve 21'inde SFU-4 (cerrahi, %
71.4) idi. Hidronefrotik böbreklerin 142'si (% 89) konservatif tedavi edilirken 17 böbreğe cerrahi gerekti.

TARTIŞMA ve SONUÇ: ÜPB darlıklarının doğal seyrini belirlemede belli aralıklarla yapılan USG incelemeleri çok faydalıdır. Hafif düzeydeki hidronefrozların büyük çoğunluğu selimdir ve belirgin böbrek hasarı gelişmeden kendiliğinden düzelir. Bu olgularda doğum sonrası dönemde invazif tetkiklere ve yakın takibe gerek yoktur. Orta düzeydeki hidronefrozların yaklaşık 1/5'i cerrahi tedavi gerektirir. Bu olgularda belirli
aralıklarla üriner USG ve diüretikli renogramla yakın takip gerekir. Ciddi düzeydeki inatçı hidronefrozların yaklaşık 3/4'ü cerrahi tedavi gerektirir. Bu olgularda hızlı değerlendirme, çok yakın takip ve zamanında uygun tedavi gerekir.

INTRODUCTION: To determine the natural history, follow-up and therapeutic approach of antenatally diagnosed UPJ-type
hydronephrosis after birth.
METHODS: A total of 108 patients (159 kidneys) associated with antenatally diagnosed UPJ-type hydronephrosis were prospectively followed and treated by the same surgeon between January 2001 and December 2003 for a period of 29 (8-44) months. Ultrasonography and diuretic renogram were used for the diagnosis and follow-up of these patients. SFU grading system and renal
pelvic anterior-posterior (AP) diameters were used to determine the severity of hydronephrosis.
RESULTS: Seventy-five were boy and 33 were girl. On the first postnatal ultrasound, renal pelvic AP diameter was <15mm in 126 kidneys (surgery, 0.8 %), 16-30 mm in 18 (surgery, 22.2 %), and >30mm in 15 kidneys (surgery, 80 %). On the first postnatal ultrasound, the severity of hydronephrosis was SFU ² 2 in 125 kidneys (surgery, 0 %), SFU-3 in 13 (surgery, 15.4 %), and SFU-4 in 21 kidneys (surgery, 71.4 %). A total of 142 kidneys (89 %) were treated conservatively, while 17 required surgery.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Serial ultrasonographic evaluation is very beneficial in determining the natural history of UPJ-type
hydronephrosis. The vast majority of mild hydronephrosis is benign and resolve spontaneously without significant renal deterioration. Therefore, close follow-up and invasive tests are not necessary in such cases. About 1/5th of moderate hydronephrosis may require surgery. Therefore, close follow-up is necessary in these patients. About 3/4th of severe hydronephrosis require surgery. Rapid evaluation, close follow-up and timely prompt management are necessary
in such cases.

9.Is it necessary to perform sequential urodynamics in children?
Nizamettin Kılıç, Emin Balkan, Semra Akgöz, Hasan Doğruyol
Pages 39 - 42
GİRİŞ ve AMAÇ: Uluslararası çocuk kontinans grubu çocuklarda daha doğru ve güvenli verilere ulaşmak için ardışık iki ürodinamik inceleme yapmayı önermektedir. Bu çalışmanın amacı çocuklarda aynı seansta ve pozisyonda ardışık olarak yapılan ürodinamik incelemeleri karşılaştırmak ve ikinci incelemenin gerekliliğini sorgulamaktır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 100 hastanın ürodinamik kayıtları geriye dönük olarak değerlendirilmiştir. Olguların 46 sı erkek,
54 ü kızdır. 38 olguya enürezis diurna ve sıkışma inkontinansı, 22 olguya meningomiyelosel, 17 olguya VUR, 8 olguya anal atrezi, 6 olguya PUV ve 9 olguya diğer gerekçelerle ürodinamik inceleme yapılmıştır.

BULGULAR: Sistometri esnasında; kapasite, başlangıç ve bitiş basınçları farkı (ÆP), komplians ve detrusor instabilitesi (DI) varlığı araştırılmıştır. Akım fazında ise; kaçırma basıncı, maksimal akım hızı, maksimal işeme basıncı, maksimal akım hızı esnasındaki intravezikal basınç değeri,
EMG ve rezidüel idrar varlığı araştırılmıştır. Kapasite, başlangıç ve bitiş basınçları arasındaki fark (ÆP), komplians ve kaçırma basıncı değerleri açısından iki inceleme arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede düzelme saptanmıştır. İlk incelemede DI saptanan 65 hastanın 45 inde (% 69.2) aynı bulgu ikinci incelemede de saptanırken, 20 olguda (% 30.8) DI gözlenmemiştir. Normokontraktil
detrusor gözlenen 36 olgunun sadece birinde ikinci incelemede DI gözlenmiştir. İlk incelemede detrusor sfinkter dissinerjisi (DSD) saptanan 17 hastanın 13'ünde (% 76.5) aynı bulgu ikinci incelemede de saptanırken, 4 olguda (% 23.5) DSD gözlenmemiştir.

TARTIŞMA ve SONUÇ: DI ve DSD ilk ürodinamik incelemede daha sık olarak görülmektedir. Normokontraktil detrusor ve sinerjik EMG varlığında ikinci incelemeye gerek yoktur.

INTRODUCTION: International Children's Continence Society (ICCS) recommends performing at least 2 sequential urodynamics in children to get reliable data. The aim of this study is to compare the results of 2 sequential urodynamics, performed during a single session in the same child and to question
the necessity of the second procedure.
METHODS: The results were obtained from 100 children who underwent 2 sequential urodynamics. There
were 46 boys and 54 girls. Urodynamics performed for the diagnosis of enuresis diurna and urge incontinence (38), meningomyelocele (22), VUR (17), anal atresia (8), PUV (6), and others (9). During cystometry; capacity, rise in bladder pressure (ÆP), compliance and the presence of
detrusor instability (DI) were investigated. During flow; leak point pressure, maximal flow rate, maximal voiding pressure, intravesical pressure at maximal flow, EMG and residual urine were investigated.
RESULTS: There was statistically significant difference in capacity, ÆP, compliance and leak point pressure between two sequential urodynamics. Of the 65 children who exhibited DI on first study, 45 (69.2 %) also showed DI on second study and 20 (30.8 %) did not. Of the 36 children who had no DI on first study, all but one patient had no DI on second study. Of the 17 children who exhibited detrusor
sphincter dyssynergia (DSD) on first study, 13 (76.5 %) also showed DSD on second study and 4 (23.5 %) did not.
DISCUSSION AND CONCLUSION: DI and DSD are more frequent on the first urodynamics. In the presence of normocontractile detrusor
and synergic sphincter, we recommend that second urodynamics is unnecessary.

10.Results of bladder neck repair in patients with bladder exstrophy and incontinent epispadias
Güliz Ergün, Raziye Ergün, Ahmet Çelik, İbrahim Ulman, Ali Avanoğlu, Acun Gökdemir
Pages 43 - 47
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmada, mesane ekstrofisi ve inkontinan epispadiaslı hastalarda üriner kontinansı sağlamak için uygulanan mesane boynu onarımlarının sonuçları değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1992-2004 yılları arasında, üriner inkontinans nedeniyle mesane boynu onarımı uygulanan 21
mesane ekstrofisi, iki inkontinan epispadias olmak üzere toplam 23 hastanın kayıtları geriye dönük incelenmiştir. Hastalar, kontinans süresi iki saatin altında olduğunda inkontinan, 3 saat ve üzerinde tam kuru, 2-3 saat arasında orta derecede kuru olarak sınıflandırılmıştır.

BULGULAR: 23 hastaya, 44 mesane boynu onarımı ve 9'una ek olarak 19 periüretral enjeksiyon uygulanmıştır. Tüm hastalarda ilk mesane boynu onarımı yöntemi Young-Dees-Leadbetter'dır. İlk onarım sırasında hastaların ortalama yaşı 52.2±35.9 aydır. Hastaların 12'sine sadece bir kez mesane boynu onarımı uygulanmıştır. 23 hastanın 11'ine intestinal ogmentasyon, 13'üne Mitrofanoff işlemi yapılmıştır. Hastaların izlem süresi ortalama 63±35 aydır. 23 hastanın 11'i (% 48) tam kuru, 3'ü (% 13) orta derecede kuru olmak üzere toplam 14'ünde kontinans (% 61) sağlanmıştır. Kontinan olan hastaların 11'i temiz aralıklı kateterizasyon uygularken kalan üçü işeyebilmektedir. Seride mesane ekstrofili iki hastada yapılmış olan fasyal sling, kontinansı sağlamada başarısız olmuştur ve bu iki hastanın sonradan mesane boyunları kapatılmıştır. Periüretral enjeksiyonların kontinansı sağlamada genellikle faydası olmamıştır.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Mesane ekstrofisinde, mesane boynu ameliyatının ilk amacı hastanın spontan işeyebilmesidir. Bu nedenle, hastanın işemesine olanak tanıması ve sonuç başarısız olduğunda diğer ameliyatların yapılmasına engel olmaması nedeniyle Young-Dees-Leadbetter mesane boynu onarımı ile başlanmalıdır. Ancak bu amaca ulaşılabilen hasta sayısı azdır. İkincil hedefimiz temiz aralıklı kateterizasyon ile kontinan ancak mesane kapasitesi ve basınç normal değerlerin üzerine çıktığında üst üriner traktusun korunması için sızdırabilen bir mesane boynu oluşturulabilmesidir. Bu da
başarılamıyorsa bu hastalarda mesane boynu kapatılması son seçenek olarak durmaktadır.

INTRODUCTION: In this study, the results of surgical repair of the bladder neck in patients with bladder exstrophy and incontinent epispadiasis were reviewed.
METHODS: Between 1992 and 2004, the records of 21 patients with bladder exstrophy and 2 patients
with incontinent epispadias who underwent bladder neck repair were reviewed retrospectively. Patients who are continent for 2 hours or less were considered incontinent, those with over 3 hours as totally continent, while those between 2-3 hours as partially continent.
RESULTS: In 23 patients, 44 bladder neck repairs were performed. In all, Young-Dees-Leadbetter was the first surgical choice. During the first repair, the average age of the patients was 52.2±35.9 months. In 12 patients, surgical repair was performed once only. Of the 23 patients, 11 had intestinal augmentations and the remaining 13 had Mitrofanoff stomas. The average follow-up period was 63±35 months. Of the 23 patients, 11 (48 %) were totally dry and 3 (13 %) were partially dry, a total of 14 (61 %) patients were totally continent. 11 of the continent patients were dry with intermittent catheterizations, the remaining 3 could micturate. In the series, facial sling was performed in 2 patients, and their bladder neck was closed subsequently. In general, periurethral injections were unsatisfactory.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The main goal of bladder neck surgery in bladder exstrophy is to provide spontaneous micturition.
Thus, bladder neck repair should be started with Young-Dees-Leadbetter procedure. The number of patients achieving this goal is unfortunately low. Our second option is to provide a continent bladder with intermittent catheterization that leaks whenever bladder capacity and pressure increases
above normal levels to preserve safe drainage of the upper tract. For multiple failures, bladder neck closure is the last resort.

11.Vesicoureteral Reflux Treatment: Ureteroneocystostomy
Oğuz Ateş, Gülce Hakgüder, Meltem Çağlar, Osman Zeki Karakuş, Mustafa Olguner, Feza Miraç Akgür
Pages 48 - 51
GİRİŞ ve AMAÇ: Özellikle düşük ve orta dereceli vezikoüreteral reflüsü (VÜR) olan hastalarda profilaktik antibiyotik tedavisinin denenmesi önerilmektedir. Profilaktik antibiyotik tedavisi başarısız ve anatomik üriner sistem sorunu olan hastaların VÜR'lerinin ameliyat ile düzeltilmesi gerekmektedir. Amacımız VÜR tedavisinde açık ameliyat deneyimlerimizi ve sonuçların paylaşmaktır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 1988-2003 yılları arasında açık ameliyatla tedavi edilmiş 2 ay ile 17 yaş arasındaki (ortalama
6,4 yıl) 46 hasta (23 erkek, 23 kız), 77 VÜR'lü üreter retrospektif olarak incelendi.

BULGULAR: Anatomik bozukluğu olan hastalar dışındaki hastalara öncelikle profilaktik antibiyotik tedavisi uygulandı. Çalışmaya alınan 44 hasta Cohen, 2 hasta Politano-Leadbetter yöntemiyle ameliyat edildi. İki hastada nüks VÜR saptandı. Bir hastada obstruksiyon oluştu. On bir hastada ameliyat sonrası İYE saptandı. Dokuz hastada alt üriner sistem enfeksiyonu şeklindeydi. İlk tedavileri subüreterik enjeksiyon ile yapılmış fakat VÜR'ü engellenememiş 6 hasta açık cerrahi yöntemle tedavi edildi. Açık cerrahi tedavi yöntemiyle % 97.5 başarı sağlandı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: VÜR tedavisinde açık ameliyat yöntemi yüksek başarı oranlarıyla güvenilir bir tedavi yöntemidir.

INTRODUCTION: Medical treatment for vesicoureteral reflux (VUR) has been proposed in patients with low or moderate grade VUR. Surgical treatment is required in patients with failed medical management. We present our experience with ureteral reimplantation for VUR.
METHODS: The files of the 46 VUR patients [23 girl, 23 boys, mean age 6,4 years (two months-17 years)] who were treated with ureteral reimplantation were retrospectively evaluated.
RESULTS: Fortyfour patients were treated with Cohen procedure and 2 patients were treated with Leadbetter-Politano procedure. Medical treatment was the first line treatment in all patients except with anatomical disorders such as paraureteral diverticulum and uretorecele. We encountered two relapses. Ureteral obstruction occurred in one patient. We encountered urinary tract infections (UTI) in 11 patients (23.9 %) postoperatively, 9 of them were lower UTI. Ureteral reimplantation was performed in 6 patients with failed subureteric injection. The overall success rate of ureteral reimplantation was 97,5% in this series.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Uretereal reimplantation is a reliable method with high success rate in the treatment of patients with VUR

12.Urinary system injuries after blunt trauma and our early clinical management
Çetin Ali Karadağ, Didem Baskın, Mehmet Yalçın, Burak Tander, Muazez Çevik
Pages 52 - 57
GİRİŞ ve AMAÇ: Genel beden travmalı çocukların % 10-20 kadarında üriner sistem yaralanması meydana gelir. Çocukluk çağı yaralanmalarının çoğunluğundan sorumlu olan künt karın travmalarında en sık yaralanan üriner sistem organı böbreklerdir. Bu tür yaralanmalarda ortaya çıkan en önemli bulgulardan birisi hematüridir. Bu çalışmamızda kliniğimizde yatırılarak tedavi gören künt karın travmalı hastalarımızda saptadığımız üriner sistem yaralanmalarını ve bunlara yaklaşımımızı sunduk.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 1997-Ağustos 2003 tarihleri arasında kliniğimizde künt karın travması nedeniyle yatırılarak
takip edilen 151 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Üriner sistem yaralanması düşünülen 45 hasta vardı. Bu hastalarda saptadığımız bulgular; hematüri (43), idrar yapamama (5) ve karın ağrısı ile birlikte lomber hassasiyet (6) idi. Bir hasta acilen ameliyata alındı. 44 olguya radyolojik ve sistoskopik incelemeler yapıldı. Organ yaralanma skalasına göre, yirmi üç olguda 1, beş olguda 2, dört olguda 3, beş olguda 4 ve bir olguda 5'inci evre böbrek yaralanması saptandı. Üç olguda mesane ve dört olguda üretra yaralanması vardı. Yatırılarak takibe alınan 151 künt karın travma olgusunda ürolojik yaralanma oranı % 30 olarak bulundu. Bir acil nefrektomi, üç gecikmiş parsiyel
nefrektomi, bir eksplorasyon ve drenaj, iki primer mesane onarımı, bir gecikmiş üretra anastomozu yapıldı. Diğer hastalar konservatif olarak izlendiler. Seride ölüm olmadı.

BULGULAR:

TARTIŞMA ve SONUÇ: Travma sonrası hematüri beklenenden daha sık karşılaşılan bir bulgu olup, dikkatle araştırılması gerekir. Yaklaşımın tartışmalı olduğu künt böbrek travmalı hastalarda, uygun görüntüleme teknikleri ile dikkatli izlem ve geciktirilmiş cerrahiyle serimizde iyi sonuçlar elde edilmiştir.
INTRODUCTION: Urinary system injury is present in 10-20 % of injured children. The most frequently injured urinary organ is kidney and the most frequently cause is blunt injury. Here we present our cases with blunt injury, our management protocol and the types of urinary injuries present.
METHODS: One hundred fifty one patients with blunt abdominal trauma that were treated between
Jan. 1997 and Aug. 2003 were evaluated retrospectively. Urinary system injury was suspected in 45 patients. Hematuria (n=43), unable to void (n=5), abdominal pain with lumbar tenderness (n=6) were the presenting signs and symptoms. One patient had an emergency operation. Radiological and systoscopic evaluations were done in 44 patients. According to the organ injury scale 23 patient had
grade 1, 5 had grade 2, 4 had grade 3, 5 had grade 4 and 1 had grade 5 renal injury. Three patients had bladder perforations and 4 had urethral injuries. Overall urinary injury was present in 30 % of the patients. Emergency nephrectomy (n=1), delayed partial nephrectomy (n=3), exploration
and drainage (n=1), primary bladder repair (n=2) and late urethral anastomosis (n=1) were done in 8 patients. Rest of the patients had conservative treatment. There was no mortality in the series.
RESULTS:
DISCUSSION AND CONCLUSION: Hematuria is a frequent finding after blunt abdominal trauma and should be carefully investigated.
Careful follow-up of blunt renal injuries with appropriate imaging techniques and, although controversial, delayed surgery gave good results in our series of patients.

CASE REPORT
13.Laparoscopic extravesical ureteroplasty in treatment of vesicoureteral reflux: laparoscopic Lich-Gregoir: A case report
Gülce Hakgüder, Oğuz Ateş, Mustafa Olguner, Feza M. Akgür
Pages 58 - 61
Laparoskopi çocukların ürogenital sistem hastalıklarının tanı ve tedavisinde giderek daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Çocukların en sık rastlanılan üriner sistem hastalıklarından vezikoüreteral reflünün (VÜR) ameliyatla tedavisi de doğal olarak laparoskopik cerrahinin ilgi alanına girmiştir. Biz de ilk laparoskopik Lich-Gregoir deneyimimizi sunmayı amaçladık. Bilateral IV'üncü derece VÜR saptanan 8 yaşındaki bir kız hastaya laparoskopik Lich-Gregoir yöntemi ile bilateral antireflü ameliyatı uygulandı. Ameliyat sırası ve sonrası dönem sorunsuz geçen hasta, ameliyat sonrası 5'inci gün taburcu edildi. Hastanın uzun dönem takibinde VÜR saptanmadı.
Açık ameliyat olarak uygulandığında elde edilen başarı yanında, Lich-Gregoir yöntemi gerek ekstraperitoneal gerek transperitoneal yaklaşımla laparoskopik olarak da uygulanmaya
elverişli bir yöntemdir. Laparoskopi sırasında endoskopun yardımıyla, mesane arkasındaki gereksiz ve zarar verecek diseksiyon engellenmektedir. Seçilmiş olgularda laparoskopik Lich-Gregoir yöntemi uygun tedavi seçeneklerinden biri olarak düşünülmelidir.
Laparoscopy is widely used in diagnosis and treatment of the urogenital diseases of the children. Naturally vesicoureteral reflux (VUR), the most common urinary disease of the childhood, got into the field of laparoscopy. Herein, we aimed to present our first laparoscopic Lich-Gregoir procedure.
A 8 years old girl with a grade 4 bilateral VUR had underwent bilateral laparoscopic Lich-Gregoir anireflux procedure. With a smooth peroperative and postoperative period, the patient was discharged at the fifth postoperative day. There was no VUR detected on her long time follow up.
Laparoscopic Lich-Gregoir technique is a suitable laparoscopic antireflux procedure where it could be performed extraperitoneally or transperitoneally. With the aid of the scope vision, the excess and harmfull dissection at the posterior of the bladder could be prevented. Laparoscopic Lich-Gregoir technique should be considered as one of the choises among the antireflux procedures.

OTHER
14.Microvascular autotransplantation of intraabdominal testis
Hamit Okur, Yalçın Alkan, Ali Erdal Karakaya, Mahmut Güzel
Pages 62 - 64
İntraabdominal testisin tedavisinde tek ya da iki evreli Fowler-Stephens orflidopeksi ya da testiküler damarların yüksek seviyeden bağlanıp kesilerek inferior epigastrik arter ve vene mikrocerrahi yöntemle anastomoz edilmesi uygulanan yöntemlerdendir. Fowler-Stephens işleminin başarısı % 80'i geçmemesine karşılık ototransplantasyonda % 90'ı geçen başarı oranları bildirilmektedir. Bu çalışmada mikrovasküler ototransplantasyon yöntemi ile tedavi
edilen intraabdominal testisli iki hasta sunuldu.
In the management of the intraabdominal testis, one or two stage Fowler-Stephens procedure or orchidopexy by high testicular vessel transection with microvascular reanastomosis of the testicular vessels to the inferior epigastric vessels have been suggested. The Fowler-Stephens procedure has a success rate of no greater than 80 %. However, there are reports with more than 90 % success rate in autotransplantation. In this study two patients with intraabdominal
testis treated with microvascular autotransplantation is presented.

 
 
Copyright © 2021 Türkiye Çocuk Cerrahisi Derneği. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale