TR | ENG ISSN 2667-7024
 
Volume : 34   Issue : 1  Year : 2020

Current Issue Published Numbers Articles In Print The Most Downloaded Articles Send Online Article




 
: 18 (3)
Volume: 18  Issue: 3 - 2004
Hide Abstracts | << Back
EXPERIMENTAL WORK
1.Use of absorbable gelatin sponge as an artificial depot for local anesthetics: an experimental study
Mete Kaya, Mehmet Emin Boleken, Mustafa Cengiz, Hasan Kafalı, Ahmet Kara, Turan Kanmaz, Selçuk Yücesan
Pages 101 - 105
GİRİŞ ve AMAÇ: Ciltaltına uygulanan lokal anestezik maddelerin uygulandıkları dokudan hızlı emilimleri nedeniyle analjezi süresi kısa olmaktadır. Bu deneysel çalışmada, lokal anestezik maddenin dokudan emilim hızını azaltmak ve analjezik etkisini uzatmak amacıyla, cerrahide kanama durdurmada kullanılan jelatin süngerin ciltaltında uygulanabilirliği araştırılmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada 10 adet Wistar albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. Tüm sıçanların sağ ve sol inguinal bölgelerine cilt ve ciltaltı dokusunu içine alacak şekilde kesi yapıldı. Sağ taraftaki kesiden ciltaltına, bupivacain ve 99mTc- pertechnetat karışımı solüsyon emdirilmiş jelatin sünger yerleştirildi, sol taraftaki kesiden ise ciltaltına aynı solüsyondan eşit miktarda infiltre edildi. İşlemlerden sonra 15., 30., 60. dakikalarda, 2., 6. ve 24. saatlerde tüm vücudun sintigrafik görüntüleri alındı ve radyoaktif madde sayımı yapılarak,
sonuçları istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Ameliyat sonrası 21. günde kesi yerleri, doku tepkileri açısından histopatolojik olarak incelendi.

BULGULAR: Sintigrafik görüntüler infiltrasyon tarafında radyoaktif maddenin 2 saat içinde hızla emildiğini, jelatin sünger tarafında ise, 24 saat sonunda bile ölçülebilecek kadar radyoaktif madde kaldığını gösterdi. Aynı zamanlarda yapılan ortalama radyoaktif madde sayımları tüm zamanlarda infiltrasyon tarafı ile karşılaştırıldığında, jelatin sünger tarafında anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Histopatolojik sonuçlar jelatin süngerin ciltaltı dokusunda önemli bir tepkiye neden olmadığını gösterdi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada elde edilen bulgular, ciltaltına yerleştirilen jelatin süngerin, içine emdirilen sıvının yavaş salınışına neden olduğunu göstermekte ve böylece lokal anestezik maddelerin analjezik etkilerini uzatmak için kullanılabilirliğini desteklemektedir.

INTRODUCTION: Rapid dispersal of local anesthetics out of the wound infiltration area cause short analgesia time. We investigated the absorption rate and tissue reaction of subcutaneously placed bupivacaine soaked absorbable gelatin sponge in an experimental model.
METHODS: In 10 anesthetized rats, a skin incision was made on both sides of the right and left inguinal area. On the right side, bupivacaine and 99mTc-pertechnetate mixture solution soaked absorbable gelatin sponge was placed subcutaneously, and on the left side, same solution was infiltrated. Sequential anterior scintigrams of the body were obtained at 15, 30, 60 min after surgical procedure, and at 2, 6, 24 hr, and statistically analyzed. All incisions were histopathologically evaluated on 21st day after surgery.
RESULTS: Scintigraphic images showed that in the infiltration side, more rapid dispersal of mixture solution out of the subcutaneous area while most of the remaining radioactivity persisted in absorbable gelatin sponge side even at the end of 24 hours. In all times, radioisotope counts were significantly high in right side when compared with left side (p<0.05). The results showed that absorbable gelatin sponge was well tolerated by subcutaneous tissue.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study would suggest that absorbable gelatin sponge might also be useful as an artificial carrier for local anesthetics when placed subcutaneously.

RESEARCH ARTICLE
2.The prescence of Helicobacter pylori in Meckel’s diverticulum of children
Şemsi Altaner, Mustafa İnan, Servet Güreşçi, Fulya Öz Puyan, Latife Doğanay
Pages 106 - 109
GİRİŞ ve AMAÇ: Meckel divertikülü ince bağırsağın en sık görülen doğumsal bozukluğudur. Bu divertikülde sıklıkla mide epiteli bulunur. Midenin mukus salgılayan hücrelerini enfekte eden Helikobakter pilori (H. pilori) ektopik mide epitelinde veya mide metaplazisi alanlarında da bulunabilir. Çalışmamızda çocuklarda ektopik mide epiteli bulunan Meckel divertiküllerinde H. pilori varlığını araştırdık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya çocuk hastalardan çıkarılan 18 adet Meckel divertikülü örneği alındı. Bu olguların parafin kesitleri yeniden değerlendirilerek Warthin-Starry gümüşleme yöntemi ile boyandı.

BULGULAR: Olguların 12’si erkek ve 6’sı kız olup yaş ortalamaları 4.7 idi. Olguların tamamı semptomatik olup, en sık görülen semptom ağrıydı (12/18). Hastaların 10’unda heterotopik mide mukozası vardı. Heterotopik mide mukozası bulunan bu 10 olgunun 6’sında karın ağrısı, 4’ünde rektal kanama başlıca semptomlardı. Heterotopik mide mukozası bulunan hastaların 3’ünde H. pilori saptandı.
Bunların 2’sinde karın ağrısı, 1’sinde ise rektal kanama vardı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Olgularımızda H. pilori varlığının ülser ve kanama oranını arttırmamış olduğu görüldü.

INTRODUCTION: Meckel’s diverticulum is the most common congenital abnormality of the gastrointestinal tract. Gastric mucosa is usually present in Meckel’s diverticulum. Helicobacter pylori (H. pylori) can also be detected in ectopic or heterotopic gastric mucosa. The aim of this study is to investigate Helicobacter pylori colonization in heterotopic gastric mucosa of Meckel’s diverticulum in children.
METHODS: A total of 18 cases who had undergone diverticulectomy at childhood were included in the study to search for the presence of H. pylori in Meckel’s diverticulum. The paraffin blocks of all the patients were evaluated and stained with Warthin-Starry silver stain.
RESULTS: There were 12 male and 6 female patients with a mean age of 4.7. The most common symptom was abdominal pain (12/18). 10 out of 18 Meckel’s diverticulum had heterotopic gastric mucosa. In 6 patients abdominal pain and in 4 of 10 patients rectal bleeding was the main symptom. H. pylori was recognized in 3 of 10 cases which contained gastric mucosa. 2 of these 3 patients who were infected with H. pylori had presented with abdominal pain and 1 patient with rectal bleeding.
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to our results we suggest that H. pylori doesn’t play a role in the development of ulceration and bleeding in Meckel’s diverticulum with heterotopic gastric mucosa.

3.Fibrinolytic therapy in pediatric age empyema
Gülşen Ekingen, Haluk Güvenç, Selami Sözübir, Metin Aydoğan, Ayşe Tuzlacı, Ayşe Gökalp
Pages 110 - 114
GİRİŞ ve AMAÇ: Komplike parapnömonik effüzyonlu olguların tedavisinde, tüp torakostomi ile her zaman etkili bir drenaj sağlanamayabilir. Bu nedenle komplike plevral effüzyon tedavisinde fibrinolitik ajanların kullanımı önerilmektedir. Çalışmada, komplike plevral effüzyonlu olgular fibrinolitik ajan olarak streptokinaz uygulandı ve bu tedavinin etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2001-Aralık 2002 tarihleri arasında, pnömoniye bağlı plevral effüzyonlu 22 olgu başvurdu. Tüm olgulara ikili antibiyotik tedavisi verildi. Eksudatif evredekiüç olgu sadece torasentez ve/veya tüp torakoskopi ile, komplike effüzyon evresindeki 19 olgu tüp torakoskopi ve intraplevral streptokinaz uygulanarak tedavi edildi. Streptokinaz uygulanan ve uygulanmayan olgularda başvuru sırasında mevcut şikâyetlerinin süresi, tüp kalış ve hastanedeki yatış süresi tespit edildi. Streptokinaz uygulanan olgularda tedavi öncesi ve sonrası plevral sıvının toplam drenaj miktarı ve biyokimyasal parametrelerin değişiklikleri
değerlendirildi.

BULGULAR: Yaş ortalaması 3.95 yaş (6 ay-10y) olan on dört kız, sekiz erkek toplam 22 plevral effüzyonlu olgunun 21’ine göğüs tüpü takıldı. Bu olgulardan 19’una tüp takıldıktan ortalama iki gün sonra intraplevral streptokinaz uygulandı. Drene olan plevral sıvı miktarı ve USG bulgularının sonuçlarına göre ortalama 2.8 kez (1-4) doz tekrarı yapıldı. Şikâyetlerin başlangıcı ile başvuru arasında geçen
süre SK uygulanmayan olgularda 5.32 gün, uygulanan olgularda 9.78 gündü. SK uygulanan olguların plevral sıvı analizlerinde, tedavi sonrası drene olan sıvı miktarında artış ve biyokimyasal analizlerinde (Glukoz, pH ve LDH) belirgin değişiklik kaydedildi. SK uygulanan olgularda ortalama tüp süresi 9.51±5.82 (3-30) günken yatış süresi 25.2±12.36 (14-45) gün olarak tespit edildi. Bronkoplevral fistülü olan dört olgu takip sırasında kendiliğinden düzeldi. İki olguda tedaviye bağlı yeterli düzelme olmadığından
cerrahi girişim uygulandı. SK uygulamasına bağlı % 89.4 oranında başarı tespit edildi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuk ampiyem olgularının tedavisinde intraplevral streptokinaz uygulamasının etkili ve güvenilir bir drenaj sağladığını düşünmekteyiz.

INTRODUCTION: In complicated effusions the increased production of fibrin results in formation of loculations and septations within the thoracic cavity, leading to ineffective chest tube drainage. Intrapleural fibrinolytic agents are employed to avoid thoracotomy in such complicated pleural effusions. Our study reviews the results of streptokinase treatment in children with pleural disease beyond the exudative stage following tube thoracostomy.
METHODS: Between October 2001-December 2002, twentytwo patients with pleural effusions were admitted to our hospital. Twenty-one patients were inserted a chest tube. Ninetene patients were treated with intrapleural stertokinase. Intrapleural streptokinase treatment was started in an average of two days following initial chest tube placement in complicated plevral effusion. The effectiveness of the therapy was assessed by monitoring the volume of the fluid, the level of LDH, Glucose and pH pre and post instillation.
RESULTS: Nineteen patients were treated by intrapleural streptokinase instillation. Mean of total number of instillations were 2.8 (1-4) in patients. The chest tube was removed at a mean of 9.51±5.82 days following completion of streptokinase instillation. The total length of hospital stay was 25.2±12.36 days in the group of treatment with streptokinase. A significant difference was also determined in the pleural LDH, glucose and pH, pre and post treatment. Four patients developed bronchopleural fistula and all of
fistula healed spontaneously. Finally, surgical intervention was necessary in two intractable cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Intrapleural streptokinase is an effective and safe adjunct in facilitating complete drainage of complicated empyemas.

4.Periappendicitis in children and its clinical significance
Kerem Özel, Ahmet Kazez, Ayşe Aysel Köseoğulları, İbrahim Hanifi Özercan
Pages 115 - 117
GİRİŞ ve AMAÇ: Kliniğimizde akut batın tanısı ile yapılan laparotomi sonrasında çıkarılan apendektomi materyellerinde periapandisit saptanan olguların değerlendirilmesi amaçlandı.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde Şubat 1998-Mart 2003 tarihleri arasında periapandisit tanısı konulan 13 olgu retrospektif olarak incelendi. Bu olgular; yaş, cinsiyet, ateş varlığı, eşlik eden semptomlar, ağrı yeri ve süresi, batın fizik muayene bulguları, serum lökosit sayımı, ultrasonografi ve direkt grafi bulguları, preop tanısı ve perop gözlemler açısından değerlendirildi.

BULGULAR: Yaşları 3 ile 12 arasında (8.2±3 yıl) değişen 6 kız, 7 erkek hasta değerlendirmeye alındı. Periapandisit tanısına eşlik eden patolojiler; beş hastada akut apandisit, 2 hastada brid ileus ve birer hastada da primer peritonit, invajinasyon, Salmonelloz, pelvik inşamatuar hastalık, torsiyone over teratomu ve künt karın travması idi. Laparotomide apendikste hiperemi, ödem ve vaskülarite artışı tüm olgularda vardı. Histopatolojik inceleme ile bu olgulara periapandisit tanısı konuldu. Ameliyat edilen tüm hastalarda
klinik bulgu olarak peritoneal irritasyon mevcuttu. Lökositoz 10 hastada (% 77) belirlenirken, ateş ancak 5 hastada (% 38) saptandı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Periapandisit çoğunlukla intraabdominal peritoneal irritasyon yapan hastalıkların apendiksi de etkilemesi sonucu oluşur. Sunulan seride de tüm hastalarda preop klinik olarak peritoneal irritasyon saptanmıştı. Akut apandisit dışı nedenlerle ameliyat edilen hastalarda periapandisit saptanması halinde apendektomi gerekliliği tartışmalıdır. Periapandisitin bir klinik hastalık mı yoksa sadece patolojik bir bulgu mu olduğu yanıtlanması gereken sorulardır. Aksi ispat edilene kadar apendektomi periapandisit için en
uygun yaklaşım olmaya devam etmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate the appendectomy materials of the children with the diagnosis of periappendicitis who have been operated for acute abdomen.

METHODS: The reports of 13 children treated in our clinics between February 1998 and March 2003 have been reviewed retrospectively. These cases were evaluated according to their age, gender, presence of fever, associated symptoms, pain duration and location, physical examination of the abdomen, serum leucocyte counts, ultrasonography and X-ray findings, preoperative diagnosis and
operative findings.
RESULTS: A total of 6 girls and 7 boys with ages between 3 and 12 (8.2±3 years) were evaluated. Associated pathologies to periappendicitis were acute appendicitis in 5 patients, adhesive bowel obstruction in two, primary peritonitis, intussusception, Salmonellosis, pelvic inflammatory disease, torsion of ovarian teratoma and blunt abdominal trauma in one patient each. Hyperemia, edema and increase of vascularity were present in the appendix of all patients. They were diagnosed as periappendicitis histopathologically. Peritoneal irritation was present in all cases. Leucocytosis was present in 10 patients (77 %), and fever was present in 5 patients (38 %).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Periappendicitis can be seen in cases where appendix is influenced by the pathologies causing peritoneal irritation as well. The need for appendectomy in cases diagnosed as periappendicitis peroperatively is debatable. Whether periappendicitis is a clinical entity or a pathological finding is the question that needs to be answered. Unless the opposite is proven, appendectomy is still the ideal approach for periappendicitis.

5.Recent causes of corrosive strictures and preventive measure suggestions for Turkey
Saniye Ekinci, Feridun Cahit Tanyel, Mehmet Emin Şenocak, Nebil Büyükpamukçu
Pages 118 - 123
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocukluk çağında korozif maddelerin yanlışlıkla içilmesi sonucu özefagus ve antrumda darlık gelişebilmektedir. Korozif striktür sorununu önlemede katkısı olması amacıyla, ülkemizde son yıllarda striktüre neden olan korozif maddeleri ve alınmalarında etkili olan faktörleri tanımlamak üzere retrospektif bir çalışma yapılmıştır.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 1999-2003 yıllarını arasında çamaşır suyu dışında bir korozif madde içme şüphesi, içme veya içme sonrası gelişen striktür sonucu hastaneye başvurdurularak yatırılan hastalar dahil edildi. Hastaların yaşları, içtikleri korozif maddeler, içilen korozif maddelerin bulunduğu ambalaj veya kaplar, endoskopi bulguları, özefagus ve antrumda striktür gelişimleri açılarından değerlendirilmiştir.

BULGULAR: Çalışma döneminde incelenen 97 hastanın % 76.3’ü dört yaşında veya daha küçktür. Bu hastalardan 83’ü korozif madde içimi sonrası erken dönemde, 14’ü ise striktür geliştikten sonra başvurdurulmuştur. Hastaların % 70’i yağ çözücü, tuz ruhu ve lavabo aç içmiştir. Toplam 23 hastada özefagus striktürü saptanmıştır. İki hastada sadece antrumda striktür, 3 hastada ise özofagus striktürü ile birlikte antrumda striktür görülmüştür. Dört yaşında veya daha küçük hastalardan % 54.5’i korozif maddeyi özel kabından içerken, % 45.5’i diğer bir kapta bulunan korozif maddeyi içmiştir. Beş ve daha ileri yaştaki hastaların çoğunun diğer bir kapta bulundurulan korozif maddeyi içtikleri saptanmıştır.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Yeni temizlik ürünlerinin yaygınlaşmasıyla ülkemizde korozif striktürün nedenleri de farklılaşmaktadır. Yanlışlıkla korozif madde içimi sıklıkla dört yaşında veya daha küçük çocuklarda görülmektedir. Bu yaş grubundaki çocukların korozif maddeleri içmelerinin önlenmesi için aileler bilinçlendirilmeli ve çocukların korozif maddelere ulaşamamaları için gerekli önlemlerin alınması sağlanmalı
dır. Korozif madde içeren ambalajlar, özellikle dört yaş ve altı çocuklar tarafından kolaylıkla açılamayacak şekilde üretilmelidir. Son yıllardaki ciddi özefagus zedelenmesi ve striktür gelişiminin en sık nedenini yağ çözücüdür. Yağ çözücülerin baz içeriklerinin mümkün olan en düşük düzey ile sınırlandırılması, özefagusa ve antruma olan zedeleyici etkilerini azaltma açısından yararlı olacaktır.

INTRODUCTION: Accidental ingestion of corrosive material may lead to strictures in the esophagus and antrum. A retrospective clinical study was performed to define the commonly ingested corrosives that result in strictures during recent years among children to comment on the necessary prophylactic measusres.
METHODS: Between 1999-2003 patients who were hospitalised because of suspected or definite ingestion of a corrosive other than household bleech, or complicating stricture were evaluated for age, the type and the container of the ingested corrosive, endoscopic findings and stricture development in antrum or esophagus.
RESULTS: 76.3 % of 97 patients were 4 year-old or younger. 83 patients were admitted following ingestion and 14 were admitted after stricture formation. 70% of patients were ingested oven cleaner, household hydrochloric acid or drain opener. 23 patients had esophageal stricture and 3 of those had additional antral stricture. Two patients had only antral stricture. 54.5% of patients who were 4 year-old or younger had ingested corrosive material in the original package and 45.5 % had ingested the corrosives from other containers. Most of the children who were 5 year-old or older had ingested corrosive material from containers other than original package.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Accidental ingestion of corrosive material is most commonly encountered in 4 year-old or younger children. Education of parents to prevent these children to reach corrosive material appears to be extremely important. Original packages should be designed not to be opened easily by children under 5 years of age. The most common reason of esophageal injury or stricture formation is
ingestion of oven cleaner. It will be useful to limit their sodium hydroxyde content for decreasing the harmful effects on esophagus and antrum.

6.The place of clinic and radiologic features in the differential diagnosis of foreign body aspiration in children
Mete Kaya, Mehmet Emin Boleken, Aziz Serhat Baykara, Orhan Demirtaş, Mehmet Erdal Memetoğlu, Nedim Gözaydın, Turan Kanmaz, Selçuk Yücesan
Pages 124 - 128
GİRİŞ ve AMAÇ: Yabancı cisim aspirasyonu (YCA), çocuklarda sık rastlanılan, tehlikeli, mortalitesi ve morbiditesi yüksek bir sorundur. Her ne kadar tanı konulmasında değerleri tartışmalı olsa da, YCA tanısı aspirasyon öyküsü, klinik ve radyolojik bulgulara dayanır. Bu çalışmada amacımız, YCA şüphesi olan çocuklarda bronkoskopi öncesi doğru tanı konulmasında klinik ve radyolojik bulguların değerini ortaya koymaktır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2000 ile Haziran 2003 tarihleri arasında kliniğimize YCA öyküsü ile getirilen ve bronkoskopi yapılan hastalar geriye dönük olarak değerlendirildi. Bu hastaların öyküsünde siyanotik tıkanma atağı, dispne, öksürük; klinik bulgu olarak ateş, azalmış hava girişi, wheezing, tek taraşı azalmış solunum sesleri ve radyolojik olarak atelektazi, pnomonik infiltrasyon, tek taraşı obstruktif
amfizem ve mediastinal şift verileri not edildi; bu bulgu ve belirtilerin negatif ve pozitif bronkoskopi sonuçlarına göre istatistiksel analizleri yapıldı (x2-testi).
BULGULAR: Üç yıllık periyotta, YCA şüphesi ile bronkoskopi yapılan, ortalama yaşı 1,5 olan (4 ay-5 yaş) toplam 26 çocuğun bilgilerine ulaşıldı. Sekiz hastada bronkoskopide yabancı cisme rastlanmadı (negatif) (% 30). Öksürük tüm olgularda vardı. Negatif bronkoskopili çocuklar ile karşılaştırıldığında, bronkoskopide YCA bulunan çocuklarda, muayenede azalmış hava girişi, wheezing, ve radyolojik olarak tek taraşı obstruktif amfizem anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05), diğer yandan ateş ve göğüs filminde
pnomonik infiltrasyon bronkoskopi negatif hastalarda anlamlı olarak yüksekti (p<0.05).

TARTIŞMA ve SONUÇ: YCA şüphesi olan olgularda tıkanma öyküsü olmasa bile fizik muayenede azalmış hava girişi, wheezing ve göğüs filminde tek taraşı obstrüktif amfizem olması YCA tanısını güçlendirir.

INTRODUCTION: Foreign body aspiration (FBA) is a dangerous and common problem in children and represents an important cause of morbidity and mortality. Diagnosis of this condition based on suggestive history, the clinical symptoms and radiographic findings. We aimed to investigate the diagnostic value of patient’s history, clinical symptoms and signs, and radiological findings in the children with suspected FBA, so as to define the features which could facilitate early diagnosis.
METHODS: A retrospective analysis was conducted in consecutive children with suspected FBA who were admitted to our department and underwent broncoscopy over a period of 3 years from June 2000 to June 2003. History, clinical, radiological data of these patients were obtained, and statistically analyzed according to broncoscopic results (chisquare test).
RESULTS: A total of 26 children, aged between 4 months and 5 years had bronchoscopy on suspicion FBA. Bronchoscopy was negative in 8 (30.8 %) children. Coughing was present in all cases. In children with positive broncoscopy, the frequency of decreased air entry, wheezing, and unilateral obstructive emphysema found significantly higher compared with negative bronchoscopies (p<0.05), but fever and pneumonic infiltration on chest x-ray in the negative bronchoscopies were significantly frequent than positive bronchoscopies (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results demonstrate that the presence of decreased air entry, wheezing and unilateral obstructive emphysema on x-ray are important clues in the diagnosis of FBA in the suspected patients even if there is no history of a chocking episode.

CASE REPORT
7.Neuronal intestinal malformations: Three case reports of intestinal neuronal dysplasia and hypoganglionosis
Mete Kaya, Aziz Serhat Baykara, Mehmet Emin Boleken, İlyas Özardalı, Turan Kanmaz, Selçuk Yücesan
Pages 129 - 132
Bağırsağın nöronal bozuklukları, bağırsaklarda hareket bozukluğu ile birlikte, yapısal olarak anormal myenterik sinir pleksuslarından kaynaklanır. Bunların arasında en çok bilineni doğumsal ganglion yokluğu (Hirschsprung hastalığı), bağırsağın nöronal displazisi ve ganglion seyrekliğidir; tanı ve tedavileri halen tartışmalıdır. Çalışmamızda bağırsağın nöronal displazisi tanısı alan bir olgu ile ganglion seyrekliği saptanan iki olguda tanı ve tedavi sırasında edindiğimiz deneyimlerin sunulması amaçlanmıştır.
Neuronal intestinal malformations are caused by morphologically abnormal myenteric plexuses associated with dismotility of the intestine. Among these malformations, congenital aganglionosis (Hirschsprung’s disease), intestinal neuronal dysplasia and hypoganglionosis are well known, but their definition and treatment is still a topic of debate. In this report, we wanted to present our experience with the diagnostic and therapeutic steps of a case with intestinal neuronal dysplasia, and two cases with hypoganglionosis.

8.Priapism due to hemodialysis and antihypertensive treatment
Emin Balkan, Nizamettin Kılıç, Belgin Yavaşçaoğlu, Osman Dönmez, Ayhan Kırkpınar, Hasan Doğruyol
Pages 133 - 134
Bu çalışmada kronik böbrek yetmezliği ve hipertansiyon nedeniyle, hemodiyaliz ve periton diyalizi programındayken priapizm gelişen sekiz yaşındaki bir olgu sunulmaktadır. Yapılan incelemelerde düşük akımlı priapizm saptanması üzerine, hastaya soğuk baskılı kompresyon, intrakavernöz epinefrin ve modifiye spongio-kavernöz şant uygulaması yapıldı. Tüm bu önlemlere rağmen, yaklaşık 12 saat priapizmin devam etmesi nedeniyle, derin sedasyon altında (ketamin HCL ve midazolam) hastaya sakral epidural blok (% 0.125 bupivacaine, 0.75 ml/kg) uygulandı. Priapizmin başlamasından yaklaşık 24 saat sonra ereksiyon sonlandı. Düşük akımlı priapizm gözlenen bu olguda penil venöz drenajın arttırılması amacıyla uygulanan epidural blok ile normal venöz akım sağlanmıştır.
An 8 year-old patient who had priapism while he was on hemodialysis and peritonal dialysis due to chronic renal failure and hypertension is presented. According to our investigations, we found a low flow priapism, therefore we started cold compression, intracavernous epinephrine and performed a modified spongio-cavernous shunt. But after all this treatment about 12 hours we could not detect detumescence of the penis. Under sedation sacral caudal epidural block using 0.125 % bupivacaine, 0.75 ml/kg was
performed. Penile detumescence was seen after 24 hours from the beginning of the priapism. Normal venous drainage was achieved by epidural block which aimed to improve venous drainage in the treatment of low flow priapism in this case.

9.Tailgut Cyst: A rare pathology mimicking sacrococcygeal teratoma
Dinçer Avlan, Ali Naycı, Hakan Taşkınlar, Ayşe Polat, Burçin Tuştaş, Aytuğ Atıcı, Selim Aksöyek
Pages 135 - 137
Tailgut kisti sakrokoksigeal alanda yerleşen, embriyonik tailgut artıklarından kaynaklanan ve az görülen bir patolojidir. Yenidoğan döneminde görülmesi ise oldukça nadirdir. Bu kistik lezyon sıklıkla sakrokoksigeal bölgenin diğer kistik lezyonları ile karıştırılır. Bu çalışmada, sakrokosigeal bölgeden sağ gluteusa doğru yayılım gösteren ve sakrokoksigeal teratom ön tanısı ile tedavi edilen bir yenidoğan sunulmaktadır. Kitle koksiks ile beraber tamamen çıkarılmış ve ameliyat sonrası tailgut kisti tanısı konulmuştur.
Tailgut cyst is a rare pathology which originates from the embrionic tailgut and is located in the sacrococcygeal area.. It is extremely rare in the neonatal period. This cystic lesion is usually confused with other cystic pathologies of sacrococcygeal region. We report a newborn whom had a cystic swelling extending from sacrococcygeal region to right gluteus and had a preliminary diagnosis of sacroccocygeal teratoma. The mass was completely resected with the coccyx and after the operation was diagnosed as a tailgut cyst.

10.Late complication encountered in a case with undifferentiated (embryonal) sarcoma of the liver: Bronchobiliary fistula
Gülşen Ekingen, Haluk Güvenç, Funda Çorapçıoğlu, Nazan Sarper
Pages 138 - 141
Karaciğerin indiferansiye (embriyonel) sarkomu (KİS), ender görülen mezenşimal kökenli bir tümördür. Bronkobiliyer fistül, tüm karaciğer malign tümörlerinde ender rastlanan bir komplikasyon olup, KİS’li bir olguda ilk defa bildirilmektedir.
Olgu: Karaciğerde hematom ile uyumlu kitle öntanısı ile başvuran 12 yaşında erkek hastada, radyolojik incelemelere bağlı ayrıcı tanıda zorluk nedeni ile tümöral kitle iki ay gecikmeli olarak saptandı. Karaciğer 5. ve 6. segmentinden kökenlenen ve 4. segment ile diafragmanın anterolateral bölümüne yayılım gösteren tümör genişletilmiş sağ hepatektomi ile total çıkartıldı. Tümörün K‹S olduğunun saptanması sonrasında, hasta kemoterapiyi redderek takipten çıktı. Tümörün büyümesi sonucu yeniden başvurdu ve kemoterapiye üç ay gecikmeli olarak başlanıldı. Bu dönemde yapılan MR incelemesinde tümörün büyüyerek diaframı invaze
ettiği, kalan karaciğerin ise tümör içermediği saptandı. Postoperatif altıncı ayda ateş, öksürük ve safralı balgam şikayetleri gelişti. Hepatobiliyer sintigrafik tetkikinde bronkobiliyer fistül saptanması üzerine torakotomi ve fistül onarımı ameliyatı yapıldı. Hasta şikâyetlerinin başlangıcından 11 ay sonra febril nötropeni atağı sonucu kaybedildi.
Sonuçta kombine tedavi ile yaşam süresinin uzadığı KIS’de olası diyafram invazyonuna bağlı oluşan komplikasyonlar morbidite ve mortalite de artışa neden olmaktadır.
Undifferentiated (embryonal) sarcoma of the liver (USL) is a rare malignant tumor with mesenchymal origin. Bronchobiliary fistula is reported as an extremely rare complication in patients with liver tumor. The case presented, is the first report of such a complication in USL.
Case: The difficulty encountered in radiological differential diagnosis, resulted in delayed diagnosis of USL of the right liver lobe in a 12 year-old boy. The initial diagnosis was liver mass mimicking postraumatic hematoma. The tumor originated from the 5th and 6th segments of the right liver lobe, invading the 4th segment and anterolateral aspect of the diaphragm. An extended right hepatectomy and total resection of the mass was performed. The family refused further treatment immediately after surgery. Chemotheraphy was initiated three months after when the patient was readmitted with enlarged tumor. MR investigation revealed
diaphragmatic invasion by the enlarged tumor, the left liver lobe was tumor free. Six months after the operation, the presence of fever, cough and bilious sputum suggested a bronchobiliary fistula, which was confirmed by scintigraphy. The patient underwent a fistula division. The patient died from a febrile neutropenic attack 11 months after initial diagnosis.
Conclusion: Recent experiences have been reported on long-term survivors with combined therapy. In the presented case, the delay in chemotheraphy and diffuse diaphragmatic invasion is thought to be the reason of a late bronchobiliary fistula.

 
 
Copyright © 2021 Türkiye Çocuk Cerrahisi Derneği. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale