TR | ENG ISSN 2667-7024
 
Volume : 33   Issue : 2  Year : 2019

Current Issue Published Numbers Articles In Print The Most Downloaded Articles Send Online Article



 
: 33 (2)
Volume: 33  Issue: 2 - 2019
Hide Abstracts | << Back
RESEARCH ARTICLE
1.Awareness in the Management of Children who Ingested Corrosive Substances
TÜLİN ÖZTAŞ, Muhammet Asena, Salim Bilici
doi: 10.5222/JTAPS.2019.02438  Pages 39 - 44
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı koroziv madde içen çocukların yönetiminde hekimlerin bilgi düzeylerini değerlendirmek ve olguların değerlendirilmesinde yaşanan sorunları önlemek için farkındalık oluşturmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Diyarbakır il ve ilçelerinde ikinci ve üçüncü basamak hastanelerin acil servisinde görev yapan ve sağlık ocağında çalışan 126 doktor çalışmaya katıldı. Çalışma iki bölümden oluşan anket şeklinde yapıldı. İlk bölümde katılımcıların demografik özellikleri değerlendirildi. İkinci bölümde koroziv madde içen hastaya acil yaklaşımı değerlendiren sorular soruldu.
BULGULAR: Çalışmaya katılan hekimlerin %15.1’u (n=19) acil tıp uzmanı, %19.9 ‘u (n=25) çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı, %28.5’i(n=36)’sı çocuk sağlığı ve hastalıkları asistanı, %36.5’i (n=46) ise pratisyen hekimdi. Hekimlerin %56.3’ü koroziv madde içen hastalardan akciğer ve ayakta direk karın grafisi, hemogram, kan gazı tetkiklerini istediklerini belirtti. Doktorların %40’ı tedavi konusunda yeterli bilgisi olmadığını bildirdi. Çamaşır suyu içen ve semptomu olmayan olgularda %23’ü zehir danışmayı aradığını bildirirken, %31,8‘i çocuk cerrahisine sevk ettiğini bildirdi. Hekimlerin %78.5’i tineri koroziv madde olarak değerlendirdiğini bildirdi. Doktorların %7,9‘u adli rapor düzenlemediğini, %17.5’i’ çocuk istismarı ve ihmali yönüyle değerlendirmediğini belirtti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada koroziv madde içen olgularda hastayla ilk karşılaşan hekimler arasında yaklaşımın farklı olduğu, azımsanmayacak oranda bilgi eksikliği olduğu, zehir danışma merkezine danışma oranlarının yüksek olduğu sonucuna varılmıştır.
INTRODUCTION: The purpose of study is to evaluate the knowledge level of the doctors about the management of the children that ıngested corrosive substances and to constitute awareness in order to prevent the problems that occur during the evaluation of the cases.
METHODS: 126 physicians, who work at emergency services of the second and tertiary care hospitals and primary health center of the city center and districts of Diyarbakır, are included study. Study was conducted through survey that is composed of two sections. In the first section, demographics of the participants were evaluated. In the second section, participants were asked questions that evaluate the emergency approaches to the patients who ingested corrosive substances.
RESULTS: 15.1% (n=19) of the participants were emergency medicine physician, whereas 19.9% (n=25) were pediatrician, 28.5% (n=36) were pediatric resident and 36.5% (n=46) were general practitioner. 57.1% of the doctors declared that they request blood gas analysis, hemogram, chest and abdominal x-ray from the patients who ingested corrosive substances. %40 of the doctors expressed that they don’t have enough knowledge about treatment. %23 of the doctors stated that they called the poison call center for the cases that ingested bleach but don’t have any symptoms, whereas %31.8 of the doctors reported that they refered the patients. %78.5 of the doctors stated that they evaluate the thinner as corrasive substance. %7.9 of the doctors declared that they didn't prepare forensic report about the cases, whereas %17.5 of them stated that they didn't evaluate those cases as child abuse or negligence.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings of this study suggest that there are different approach towards the cases that ingested corrosive substances among the doctors who encountered those cases for first time, beside the fact that there is a tremendous lack of knowledge about the subject and high rate of consultation to poison call center.

2.Comparative results after transabdominal Duhamel and Boley procedures in Hirschsprung Disease
Mehmet Emin Çelikkaya, Ahmet Atıcı, Çiğdem El, Senem Urfalı, Bülent Akçora
doi: 10.5222/JTAPS.2019.04935  Pages 45 - 49
GİRİŞ ve AMAÇ: Hirschsprung Hastalığı (HD), intestinal gelişim sırasında nöral krest hücrelerinin göç başarısızlığından kaynaklanan bir nörokrestopatidir. Aganglionik kolon ile sonuçlanır ve çocuklarda fonksiyonel kabızlığa neden olur. Bu çalışmada Boley ve Duhamel yöntemlerinin ardından HD'li hastalarda istemli barsak hareketleri, dışkı kaçırma ve kabızlık gibi fonksiyonel sonuçları karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Boley veya Duhamel yöntemleri ile abdominal pull through yapılan hastalar çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalara üç aşamalı operasyon uygulandı (ostomi açılması, definitif operasyon ve ostomi kapanması). İstemli bağırsak hareketi, dışkı kaçırma ve kabızlık dahil olmak üzere postoperatif fonksiyonel sonuçları değerlendirmek için Krickenbeck kriterleri kullanıldı.
BULGULAR: Hastaların 27'si erkek, 12'si kızdı. 12 hastaya Boley, 27 hastaya Duhamel yöntemi ile pull-through uygulandı. Hastaların çoğunda patoloji rektosigmoid bölgede idi (n: % 28 71.79). Boley grubunda istemli bağırsak hareket oranı% 83,33, Duhamel grubunda% 85,18 idi. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p> 0.05). İki grup arasında dışkı kaçırma sıklığı ve derecesi açısından anlamlı fark bulunmadı (Duhamel% 22,21, Boley% 16,66, p> 0,05). Duhamel grubunda kabızlık Boley grubundan daha fazlaydı (p <0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Her tekniğin birbirilerine göre avantaj ve dezavantajları vardır. Definitif cerrahide hangi tekniğin seçildiğinden bağımsız olarak vakaların çoğunda ciddi bir komplikasyona rastlanmaz. Cerrahın alıştığı ve iyi yaptığı tekniği kullanmaya devam etmesi önerilir.
INTRODUCTION: Hirschsprung Disease (HD) is a neurocristopathy resulting from the migration failure of neural crest cells during intestinal development. It results in aganglionic colon and causes a functional constipation in children. We aimed to compare functional outcomes such as voluntary bowel movements, soiling and constipation in patients with HD following Boley and Duhamel procedures.

METHODS: Patients who underwent Boley or Duhamell procedures as definitive pull through were included in the study. All patients underwent a three-stage operation (opening of the ostomy, definitive operation and closure of the ostomy). Krickenbeck criteria were used to evaluate postoperative functional outcomes including voluntary bowel movement, soiling and constipation.
RESULTS: 27 of the patients were male and 12 were female. 12 patients underwent Boley and 27 patients underwent Duhamel procedure. In the majority of patients, the pathology was in the rectosigmoid region (n: 28 %71.79). The rate of voluntary bowel movement was 83.33% in the Boley group and 85.18% in the Duhamel group. There was no statistically significant difference between the two groups (p> 0.05). No significant difference was found between the two groups in terms of the frequency and degree of soiling (Duhamel 22.21%, Boley 16.66%, p> 0.05). In the Duhamel group, constipation was more than Boley group (p< 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Each technique has advantages and disadvantages compared to each other. In the majority of cases no serious complication is encountered, regardless of which technique is chosen for definitive surgery. It is recommended that the surgeon should continue to use the technique it is accustomed to and does well.

3.Evaluation of antibiotic and surgical treatment results in children with acute appendicitis
Musa Abeş, Hasan Öğünç Apaydın, Mehmet Şirik, Burçin Pehlivanoğlu, Fatih Üçkardeş
doi: 10.5222/JTAPS.2019.17363  Pages 50 - 59
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada antibiyotik veya cerrahi tedavi uygulanan akut apandisit olgularının klinik, laboratuvar ve radyolojik özelliklerini ve nonoperatif tedavinin etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Akut apandisit tanısıyla çocuk cerrahisi kliniğinde yatarak tedavi gören 205 olgunun kayıtları değerlendirildi. Olguların tümü, yaş, cinsiyet, karın ağrısının başlamasıyla hastaneye müracaat arasında geçen süre, fizik muayene bulguları,beyaz küre sayısı, apendiksin çapı, fekalit, serbest sıvı, apandisitin tipi, antibiyotik tedavisi, cerrahi tedavi, tedavinin etkinliği, nüks, komplikasyon, hastanede yatış süresi ve takip süresi açısında değerlendirildiler.
BULGULAR: Toplam 205 olgunun 120 (%58.53) sine başlangıçta sadece antibiyotik tedavisi uygulanmıştı, 85’i ise ameliyata alınmıştı. Semptomun başlamasıyla tanı arasında geçen zaman, fizik muayenede yaygın peritoneal irritasyon bulguları, fekalit ve karın içi sıvı sıklıkları ve apendiks çapı cerrahiye giden grupta, antibiyotikle tedavi edilen gruba göre daha fazlaydı. Başlangıçta sadece antibiyotik tedavisi uygulanan 120 olgunun 108 (% 90) ‘inde tedavi başarılı olmuştu. Apendiks çapı, fekalit sıklığı, tedavi başlandıktan sonra bakılan beyaz küre sayısı ve kan şekeri düzeyi antibiyotik tedavisi etkin olmayan olgularda daha yüksek bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Komplike olmayan akut apandisitli olgularda antibiyotikle nonoperatif tedavi yüksek oranda etkili olmuştur. Akut apandisitin tedavisi standart bir cerrahi veya antibiyotik tedavisi yerine olgunun klinik, laboratuvar ve radyolojik özellikleri ile apandisitin seyrine göre dinamik olmalıdır.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to evaluate the clinical, laboratory, and radiological features of patients with acute appendicitis who underwent antibiotic or surgical treatment and to analyze the efficacy of the nonoperative treatment.
METHODS: This study included 205 patients who were treated at the pediatric surgery clinic. Age, gender, time from symptom onset to diagnosis, physical examination parameters, white blood cell count, appendix diameter, fecalith frequency, intra-abdominal free fluid, type of appendicitis, surgery, antibiotic treatment, treatment efficacy, recurrence, complications, length of hospital stay and follow-up period were evaluated for all patients.
RESULTS: Of the 205 studied patients, 120 (58.5%) received antibiotic treatment and 85 (41.5%) underwent surgical treatment in the initial treatment. The time from symptom onset to diagnosis, findings of diffuse peritoneal irritation based on physical examination parameters, frequencies of fecalith and intra-abdominal free fluid, and appendix diameter were significantly greater in the group that underwent surgical treatment compared with the group that received antibiotic treatment. Of the 120 patients who underwent antibiotic treatment in the initial treatment, 108 (90%) had successful treatment outcomes. Appendix diameter, fecalith occurrence, white blood cell count and blood glucose level measured after treatment initiation were greater in the patients with failed antibiotic treatment.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Antibiotic treatment is highly effective for the treatment of patients with uncomplicated acute appendicitis. The treatment should be dynamic and should be based on the clinical, laboratory, and radiological features of the patient and progress of appendicitis.

4.Urethracutaneous fistulas after hypospadias repair; evaluation of 34 cases
Süleyman Arif Bostancı, Hüseyin Tuğrul Tiryaki
doi: 10.5222/JTAPS.2019.24572  Pages 60 - 64
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada hipospadias cerrahisi sonrası saptanan üretrakutanöz fistüllerin ve re-fistüllerin oluşumunu ve fistüllerin onarımında başarıyı etkileyen faktörleri incelenmek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Lokal etik komite izni ile (2018-075) 2015-2016 yılları arasında üretrakutanöz fistül onarımı uygulanan 34 olgu geriye dönük olarak değerlendirildi. Olguların yaşı, mea lokalizasyonu, yapılan cerrahi girişim, komplikasyonlar fistül onarımı ve fistül onarımı sonrası oluşan komplikasyonlar değerlendirmeye alındı.
BULGULAR: Fistül gelişen ve gelişmeyen olgular arasında ameliyat yaşı değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark yok iken, mea (distal-proksimal) lokalizasyonuna göre yapılan değerlendirmede istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Fistül onarımı yapılan 34 hastanın 9’unda (26.47% )(3’ü distal, 6’sı proksimal hipospadias) fistül rekürrensi gözlendi. Re-fistül gelişen ve gelişmeyenler mea yerleşim yerine ve yaşa göre değerlendirildiğinde anlamlı farklılık saptanmadı. Fistül nedeni olarak en sık 8 olguda mea stenozu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Serimizde proksimal hipospadiaslı olgularda fistül oranı yüksek görülürken fistül onarımı sonrası re-fistül oluşumunda proksimal ya da distal hipospadias olmasının istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Fistül oluşumunun yaşla ilgisi olmadığı, re-fistül olma ihtimalinin %26.47 olduğu görülmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the occurrence of urethracutenous fistulas and re-fistulas after hypospadias surgery and the factors affecting the success of fistula repair.
METHODS: 34 cases who underwent urethracutaneous fistula repair between 2015-2016 were retrospectively evaluated with the permission of the local ethics committee (2018-075). Age, mea localization, surgical intervention, complications, fistula repair, and complications of fistula repair were evaluated.
RESULTS: There was no statistically significant difference between the patients who developed fistula and who did not. In the evaluation made according to mea (distal-proximal) localization a statistically significant difference was found. Of the 34 patients who underwent fistula repair, 9 patients (26.47%) (3 distal hypospadias, 6 proximal hypospadias) developed hypospadias recurrent fistula. Meatal stenosis was the most common cause of fistula in 8 cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our series, the rate of fistula was high in the proximal hypospadias cases, but there was no statistical significance for the proximal or distal hypospadias in the formation of re-fistula after fistula repair. It is seen that fistula formation is not related to age and the probability of re-fistula formation is 26.47%.

5.Evaluation of circumcision in terms of parental feedback and medical outcomes
Mehmet Ali Özen, Egemen Eroğlu
doi: 10.5222/JTAPS.2019.65982  Pages 65 - 71
GİRİŞ ve AMAÇ: Sünnet prevalansı Türkiye'de neredeyse %100'dür. Bu çalışmanın amacı, geniş bir kohort çalışmada ebeveyn geri bildirimlerini ve sünnetin tıbbi sonuçlarını araştırmaktır.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Çocuklarının sünnetinden sonra ebeveyn görüşlerini araştırmak ve tıbbi düşünceleri belgelemek için bir anket tasarlanmıştır. Anket formu toplam 14 sorudan oluşmaktadır.

BULGULAR: Toplam 1000 çocuğun anketi kaydedildi. Ebeveynler için altta yatan sünnet nedenleri; 1) gelenek-sosyal baskı (n = 606), 2) dini inanç (n = 132), 3) tıbbi sorunlar (n = 125), 4) hijyenik düşünce (n = 88) olarak tespit edildi. İstatistiksel olarak, yenidoğan sünnetini tercih eden ebeveynlerin memnuniyet oranı anlamlı derecede yüksekti. Sünnet sonrası birinci hafta kontrolünde 66 çocuğun küçük problemleri vardı; 8 çocuğun glans üzerinde kabuklanması, 11'inin ödem ve ekimozu, 47'sinin ise yapışıklığı mevcuttu. 5 çocukta yukarı yönlü idrar akımı mevcuttu. Gömülü penis 34 yenidoğan sünneti sonrasında gelişti ve 3 +/- 0.5 yıl sonra gömülü penislerden 16’sı düzeldi. İYE sünnet sonrası 33'ten 3'e düşürüldü.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Gelenek, sünnetin temel nedenidir. Yenidoğan dönemi ve 6 yaş sonrası en sık görülen sünnet yaşlarıydı. Bununla birlikte, ebeveynler, çocukları yenidoğan döneminde sünnet edildiğinde daha mutluydular. Bu dönem ebeveynlerin gözünde sünnet için en uygun zaman olarak görülmektedir. Sünnet sonrası meatal darlık (ağ), sadece yenidoğan sünneti sonrasında gelişti ve görülme sıklığı literatürde bildirilenden düşüktür.
INTRODUCTION: The prevalence of circumcision is virtually 100% in Turkey. The purpose of this study is to investigate the parental feedbacks and the medical outcomes of circumcision in a large cohort study.

METHODS: A questionnaire was designed to investigate parental opinions after their child’s circumcision, and to document the medical considerations. The questionnaire forms consisted of a total of 14 questions.
RESULTS: A total of 1000 children’s questionnaires were enrolled. The underlying causes of circumcision for parents were as follows; 1)tradition-social pressure (n=606), 2)religious belief (n=132), 3)medical problems (n=125), 4)hygienic consideration (n=88). Statistically, the satisfaction rate of the parents who preferred the newborn circumcision was significantly higher. 66 children had minor problems at first postop. week; 8 children had scab over the glans, 11 had edema and ecchymosis, 47 had adhesions. Upward deviated urination was present in 5 children. Buried penis have developed after 34 newborn circumcisions and 16 of buried penises were resolved after 3 +/- 0.5 years. UTI decreased from 33 to 3 after circumcision.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Tradition is the main reason for circumcision. Newborn period and after 6 years of age were the most common circumcision ages. However, parents were apparently happier when their children were circumcised in the newborn period. For the parents' side newborn period is seen as the best time for circumcision. Meatal stenosis (web), after circumcision develops only after newborn circumcision and its incidence is lower than reported in the literature.


6.Surgical Treatment of Pediatric Ureteropelvic Junction Obstruction: A Single Center Experience
Sabri Cansaran, Ayşenur Celayir, Oktav Bosnalı, Osman Zeki Pektaş
doi: 10.5222/JTAPS.2019.91069  Pages 72 - 78
GİRİŞ ve AMAÇ: Üreteropelvik bileşke obstrüksiyonu (ÜPBO) renal pelvis ile üreterin birleşim noktasında meydana gelen kısmi ya da intermitan total tıkanma durumudur. Bu çalışma, kliniğimizde açık yöntemle pyeloplasti yapılan ÜPBO’lu hastaların uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi amacıyla yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2004-2015 yılları arasında, ÜPBO tanısı ile opere edilen 102 hastanın kayıtları cinsiyet, taraf, tanı şekli ve yaşı, takip süresi, ultrasonografik özellikler, böbrek sintigrafisi bulguları, operasyon yaşı ve özellikleri, kullanılan teknik ve materyaller, postoperatif takip süresi açısından retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: 11 yıllık süreçte opere edilen 102 hastanın 28’i kız, 74’ü erkekti ve 67’sinde sol, 28’inde sağ, 7’sinde ise bilateral ÜPBO mevcuttu. 72 hasta antenatal tanılıydı. Diğer 30 hastada ise ortalama tanı yaşı 4,1 yıldı. Preoperatif ultrason incelemesinde ipsilateral ortalama pelvis anterior-posterior (PAP) çapı 30,3 mm, parankim kalınlığı 5,6 mm iken postoperatif 1. yıl ipsilateral ortalama PAP çapı 16,4 mm, parankim kalınlığı 10 mm olarak ölçüldü. Sintigrafide preoperatif ortalama diferansiye renal fonksiyon değeri %44, postoperatif %45 bulundu. Ortalama ameliyat yaşı 2 yıldı (7 gün-14,8 yıl). Double-J stent (DJS) 94 böbrekte kullanıldı. 5 böbrekte hiç kateter kullanılmazken, 10 böbreğe ise 7-15 gün arası çekilen pyelostomi kateteri konuldu. DJS 82 böbrekte (%87) sistoskopi ile sorunsuz çıkarıldı. Biri kendiliğinden üretradan çıktı. Mesaneden üreter içine migrate olan 8 stent üreterotomi/üreteroskopi ile çekildi. Bilateral ve sol üreterovezikal bileşke obstrüksiyonu nedeniyle opere olan 2 olgudaki 3 stent ise üreteroneosistostomi sırasında çıkarıldı. Hastaların ortalama takip süresi 4,4 yıldı. 109 ÜPBO’lu böbrek ünitesinde sadece 5’i nüks etti (%4,5).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Dismembered pyeloplasti ÜPBO’nun tedavisinde çok başarılı ve nüks oranı oldukça düşük bir cerrahi seçenektir. DJS ile ilgili komplikasyonlar ilave morbiditeye yol açabilmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the long-term results of patients with ureteropelvic junction obstruction (UPJO) who underwent open pyeloplasty in our clinic.
METHODS: Between January 2004 and 2015, 102 patients were evaluated retrospectively in terms of gender, side, type and age of diagnosis, follow-up period, ultrasonographic features, renal scintigraphy findings, age and characteristics of operation, used technique and materials, and postoperative follow-up period.
RESULTS: Of the 102 patients operated in 11 years, 28 were female and 74 were male. 67 of them had left-sided, 28 of them had right-sided and 7 of them had bilateral UPJO. 72 patients were diagnosed antenatally. The mean age of diagnosis was 4.1 years in other 30 patients. In the preoperative ultrasound examination, the mean ipsilateral pelvic anterior-posterior (PAP) diameter was 30.3 mm and parenchymal thickness was 5.6 mm. The mean ipsilateral PAP diameter was 16.4 mm and parenchymal thickness was 10 mm in postoperative 1st year ultrasound. In scintigraphy, the mean differentiated renal function was 44% preoperatively and 45% postoperatively. The mean operation age was 2 years (7 days-14.8 years). Double-J stent (DJS) was used in 94 kidneys. While no catheter was used in 5 kidneys, pyelostomy catheter was placed in 10 kidneys for 7-15 days. DJS was removed without any problem by cystoscopy in 82 (87%) kidneys. One came out of the urethra spontaneously. 8 stents migrated from urinary bladder into ureter were taken with ureterotomy or ureteroscopy. Three stents in two patients who underwent surgery for bilateral and left ureterovesical junction obstruction were removed during ureteroneocystostomy. The mean follow-up period was 4.4 years. Only 5 of 109 renal units with UPJO had recurrence (4.5%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Dismembered pyeloplasty is a very successful surgical option in the treatment of UPJO and has a low recurrence rate. Complications of DJS may cause additional morbidity.

CASE REPORT
7.Male child with mature cystic teratome has retroperitoneal location, intraspinous extension; case report
Abdurrahman Çetin, Abdurrahim Taş, Tülin Öztaş, Salim Bilici, Abdulkadir Yektaş
doi: 10.5222/JTAPS.2019.67934  Pages 79 - 83
Retroperiton pediatrik matür kistik teratomlar için relatif olarak nadir bir yerdir. Nadir bir şekilde bazı tümörler intraspinal bir uzanıma sahiptir ve spinal disfarizmle ilişkili retroperitoneal kistik teratomlu birkaç vaka raporlanmıştır. Teratomlar 3 embriyonal katmanın tümünden oluşabilirler. Bir kistik retroperitoneal kitle tanımlanan 5 yıl 9 aylık bir erkek çocuğu olgu olarak sunuyoruz. Ameliyat esnasında pürüzsüz yüzeyli yumuşak bir kistik kitle bulundu. Kistik kitle sağ L1-2 intervertebral foramenden spinal kanala giriyordu. Histopatolojik tanı matür kistik teratom du. Kist yeşilimsi sıvı, kıl ve diş dokusu içeriyordu. Kist karyotipi trizomi 21+ idi. Teratome vertebraya yakın, epidural boşlukla ilişkiliydi ve yeşilimsi sıvı, kıl ve diş dokusu içeriyordu. Olgudaki intraspinal uzanım çocuk cerrahı tarafından tanımlanamadı. Görüntüleme teknikleri uzman bir radyolog tarafından değerlendirilmelidir.
Retroperitoneum is a relatively uncommon site for pediatric mature cystic teratomas. Rarely, such tumors can have an intraspinal extension and few cases of retroperitoneal cystic teratomas associated with spinal dysraphism have been reported. Teratomas consist of tissues arising from all three embryonic layers. We present a 5 year 9 month old boy with a cystic retroperitoneal mass as a case. A smooth cystic mass with smooth surface was found during the operation. The cystic mass entered to the spinal canal via the right L1-2 intervertebral foramen. Histopathological examination was confirmed as a mature cystic teratoma, Cist included yellowish liquid, hair and dental tissue. Cist Caryotype is +21 trisomy. Teratoma was close to the vertebrae, associated with epidural space and included yellowish liquid, hair and dental tissue. The intraspinal extension in the case was not defined by the pediatric surgeon. Imaging techniques should be evaluated by a specialist radiologist

 
 
Copyright © 2019 Türkiye Çocuk Cerrahisi Derneği. Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & OnlineMakale